Bir yanda köyün toprağıyla, rüzgârıyla yoğrulmuş; yayını omzunda, beyaz atının üstünde dimdik duran Hazan. Gücünü toprağından, cesaretini yüreğinden alan; erkeklerin bile çekindiği kadar sert ama bir o kadar da onurlu bir kız.
Diğer yanda şehirden kopup gelmiş, elini hiç toprağa sürmeden büyümüş, hayatı lüks ve konforla ölçen Baran. Çelik kasalı arabasında, hızına ve parasına güvenen, köy yollarını bile kendine ait sanacak kadar kibirli bir "şehir çocuğu."
Bir gün, tozlu bir köy yolunda kader, bu iki zıt dünyayı çarpıştırır. Atın nal sesiyle motorun gürültüsü birbirine karışır; bir yarış başlar. Ama bu sadece hızın değil, gururun, inancın ve dünyaların çarpışmasıdır.
Hazan, köyün kokusunu ciğerlerine çekerek, "asalet"in parayla değil, ruhla taşındığını gösterir. Baran'ın lüks arabası, Hazan'ın özgürce şahlanan atının yanında küçük ve aciz kalır. Ve işte o anda başlayan laf savaşları, iki yüreğin de en derinine dokunacak bir hikâyenin kapısını aralar.
Bu yalnızca bir aşk hikâyesi değil...
Bu, toprağın gururu ile şehrin kibrinin savaşı.
Bu, nefesini tutturacak kadar sert, "işte bu be!" dedirtecek kadar cesur bir yolculuk.
Hazır ol... Çünkü bu hikâyede her cümle, okuyanların yüreğine bir ok gibi saplanacak.
All Rights Reserved