On yaşındaydım... Dünyamı, adını bağırarak koştuğum tek kişiyi, abimi o yıl kaybettim.
O gün gelen haberin soğukluğu hâlâ tenimde. Annemin dizlerinin üzerine çöküşünü, babamın gözyaşlarını saklamaya çalışmasını ve benim, ne olduğunu tam olarak anlamadan içimde bir şeylerin koptuğunu hatırlıyorum.
Yıllar geçti... Şimdi 26 yaşındayım. İnsanlar büyüdükçe acıların hafiflediğini sanıyor. Oysa ben büyüdükçe anılar ağırlaştı. Onun gülüşü, bana uzattığı elleri, oyunlarımız... Hepsi zihnimde daha net, daha canlı, ama bir o kadar da ulaşılmaz.
Her doğum günümde, her bayramda, kalabalık sofralarda hep aynı boş sandalye gözümün ucunda duruyor. Her güzel anımda, "Keşke burada olsaydı" cümlesi dudaklarımdan kaçıyor. Ve en kötüsü, bazen yüzünü tam olarak hatırlamaktan korkuyorum. Unutmak değil, bulanıklaşmak...
Bu kitap, bir kardeşin yirmi altı yaşına kadar taşıdığı eksikliğin hikâyesi.
Kaybettiğin biriyle yaşlanmak mümkün mü?
Onsuz geçen yıllar, gerçekten "geçmiş" sayılır mı?
Ve insan, gökyüzüne bakmayı ne zaman bir kavuşma şekli olarak öğrenir?
Her sayfasında çocuk kalmış bir kalbin, büyümek zorunda kalmasının öyküsü bu.
Acının büyümesiyle, insanın büyümesinin aynı şey olduğunu anlatan bir hikâye...
All Rights Reserved