Her hikâye bir yerden başlar.
Bazıları bir gülümsemeyle...
Bazıları bir sabah güneşiyle...
Bazılarıysa karanlıkla.
Bu hikâye, karanlığın gölgesinde büyümeye çalışan üç küçük çocuğun hikâyesidir.
Eylem, Kaan ve Pars...
Henüz kendi ayak seslerini bile tanıyamayacak kadar küçük yaşlarda, bir adamın öfkesiyle büyümek zorunda kalan üç kardeş. Bir evde doğdular; ama o ev hiçbir zaman yuva olmadı. Duvarlarında çığlıkların yankısı vardı, odalarında sessizliğin acısı, kapılarında korkunun izi.
Eylem daha beş yaşındaydı. Oyuncaklarına sarılarak annesini bekleyen, babasının adımlarını duyunca ürperen, neyin neden olduğunu anlamayan küçücük bir çocuk...
Kaan ondan büyüktü. Sessizliğin, korkunun, sabrın ne demek olduğunu en iyi bilenlerden. Kardeşlerini korumaya çalışması gereken bir yaşta değilken, korumak zorunda kalan bir çocuk.
Pars ise ortanca. Bir yandan çocuk, bir yandan adeta bir yetişkin gibi tetikte. Eve yaklaşırken bile kalbi ağzında atan, kapıdan içeri adım atmadan önce nefesini tutan, babası içeride mi, annesi iyi mi, Eylem güvende mi diye düşünen...
Ve babaları Cengiz...
Bir adamdan çok bir gölgeydi; eve her adım attığında sessizlik çöker, nefesler sıkışır, odalar soğur ve küçük kalpler korkuyla çarpardı. Gözleri her hareketi tarar, sesi emir verir gibi çınlardı. Onun öfkesi aniden patlayan bir fırtına gibiydi; ne zaman ve nasıl geleceğini kimse bilemezdi. Cengiz'in varlığı sadece fiziksel değil, ruhsal bir baskıydı; çocuklar için ev, onun gölgesinde her zaman bir tuzak, her an bir tehdit olmuştu.
Bu hikâye, o gölgenin gölgesinde yaşayan üç çocuğun hikâyesi.
Ama karanlık ne kadar büyük olursa olsun, küçük bir ışık bile onu deler.
O ışık bazen bir annenin elidir, bazen bir kardeşin gözleridir, bazen "Korkma, ben buradayım," diyen bir sestir.
Tutti i diritti riservati