Yaşam, bazıları için tıpkı bir karahindiba gibiydi. Önce kırılgan bir sarıyla çiçek açıp hayata renk katarlar, kendilerince bir amaç uğruna yeşerirlerdi. Sonra o parlak renkleri solar, yavaşça kendi içlerine, kendi sessizliklerine çekilirlerdi. En sonunda ise tek bir nefesle, küçücük bir rüzgarla dağılıp gidecek kadar hafiflerlerdi. Uçsuz bucaksız bir boşlukta, tutunacak hiçbir şey bulamadan savrulup gidecek kadar canları kalırdı sadece.
Varlıkları o denli şeffaflaşırdı ki bir nefeslik esintinin önünde dağılıp gidecek, gıdım gıdım tükenecek kadar yıpranırlardı
Derken, o karahindiba rüzgâra karışıp gitti bambaşka diyarlara... Süzülerek kondu naif, küçük bir kızın ürkek yüreğine. Ve tam o gün, o küçük kızın kalbi bir karahindiba olup yeşerdi karanlıkta. Kız, kalbinde büyüttüğü o emanet tohumları kopardı göğsünden feryat figan üfledi bir çocuğun can kafesine. Artık ikisi de aynı amansız oyunun esiriydi. Ne kaçabilirlerdi bu kör kaderden ne de birbirlerini yok etmeye güçleri yeterdi.
Ama bu hikâyede tek bir sorun vardı.
Onların karahindibası daha sararmadan, henüz küçük birer çocuklarken kara bir yazgının pençesinde dökülmüştü. Şimdi ise o kırılgan yapraklardan geriye, bir avuca bile sığmayacak kadar azı kalmıştı. Onlar birbirlerinin can kafesine baharı üflemek isterken, geçmişin ayazı çoktan ruhlarını çürütmüştü.
Adaletsizlikti.
İhanetti.
Yalandı.
Hepsi bir çatı altında toplanmıştı. Meydana insanlar gelmişti. Bu kelimelerin hepsi birer insandı. Katrandan yapılmış, acımasız kalpler taşıyan insanlar...
Peki ya bu hileli oyunun ortasında yapayalnız kalan Mihre ve Mirza... Onlar, fırtınada savrulan o son karahindiba yaprağına, o can çekişen umuda tutunmak için çırpınırken katran kalpli insanların çiğnemeye hazırlandığı kendi kırılgan kalplerini koruyabilecekler miydi? Yoksa bir başkası
All Rights Reserved