Gecenin karanlığında, Ural Kozan'ın arabası, ormanın içindeki o gizli kaleye, prensesine, ortağına, en büyük sırrına doğru yol alırken, İstanbul'un tepesinde görünmez bir çığ büyüyordu. Lavin Erçetin'in çığı. Ve bu çığ düştüğünde, altında kimlerin kalacağı artık belliydi.
Haluk Soykan, o gece evine döndüğünde kasasındaki son paraları kontrol etti. Yetmiyordu. Kurtuluş yoktu. Tek çare kalmıştı. O gizemli kadınla, Lavin Erçetin'le her ne pahasına olursa olsun görüşmek. Gerekirse yalvarmak.
Bilmiyordu ki, yalvaracağı kişi, öldü diye toprağa verdiği öz kızıydı.
Ve Meyra Soykan, o gece piyanosunun başında, babasının bu çaresizliğini hissetmişçesine, en hüzünlü ve en sert notasını basıyordu hayata.
Re minör.
Ölümün ve intikamın tonu.
Savaş resmen başlamıştı.