Bazı rüyalar uyanınca bitmez.
Bazıları, gözlerini açtığında başlar.
Her gece aynı odada uyanıyor: Duvarlar daralıyor, su yükseliyor, nefes boğazında düğümleniyor. Zaman donuk, çığlıklar dilsiz... Bu artık bir kâbus değil, tekinsiz bir alışkanlık. Çünkü insan en çok, kaçamadığı tekrarlardan korkmayı öğrenir.
O, gerçeğe tutunmayı seçti. Zihnin oyunlarına, bastırılmış korkulara ve kimyasal açıklamalara sığındı. Çünkü başka bir ihtimal, insanın aklını yerinden sökecek kadar ağırdı.
Ta ki o akşam, rüyalarındaki o yüz sokakta belirene dek.
Aynı bakış. Aynı sessiz çağrı. Aynı tanıdık yabancılık.
Bu kez gözler açık. Artık gerçekle sanrı arasındaki o ince çizgi bütünüyle silindi. İnsan, kendi zihnini bir suç mahalli gibi incelemeye başladığında; hatıralar sorgulanır, inançlar birer birer çözülür.
Çevresindeki insanlar hâlâ konuşuyor, gülüyor, yaşıyor... Ama o artık sadece zihnin arka odalarından gelen o sabırlı fısıltıyı duyuyor. Takip ediyor, kanıt arıyor, inkâr ediyor ama fark etmeden büyük bir gerçeğe yürüyor:
Bazı karşılaşmalar kader değildir; bazıları sadece bir bedeldir.
Aklın kendini korumak için yalan söylediği, umudun insanı bir bıçak gibi kestiği o karanlık eşikte; artık masumiyet yoktur. Sadece bastırılmış arzular, kanayan düşünceler ve kaçamadığın o tek bir yüz vardır.
Sonunda tek bir soru kalır:
Delirmek, gerçeği görmekten daha mı güvenlidir?
Ve cevap, her zaman sandığından daha karanlıktır.
All Rights Reserved