"Vatanın hürriyeti için ölmeye yemin etmiş bir subay... O subayın nefesine nefes olmaya ant içmiş bir köylü kızı."
Yıl 1921. Anadolu'nun her karış toprağı barut ve kanla sınanırken, kader iki yabancıyı imkansızın tam ortasında buluşturdu.
Üsteğmen Demir; İstanbul'un asaletinden kopup gelmiş, bakışları buz mavisi bir fırtına kadar sert, kalbi vatanın çeliğiyle mühürlenmiş bir Osmanlı subayı. Onun için hayat, namlunun ucundaki son mermi kadardı.
Elif; bozkırın asi rüzgarı, kağnısıyla mermi taşıyan, inadı topraktan gelme bir Anadolu kızı. O, Demir'in sert duvarlarını tek bir bakışıyla yıkan, yarasına yazmasını basan o sarsılmaz iradeydi.
"Sus ve dur Üsteğmen!" demişti Elif, titreyen elleriyle onun kanayan yarasını sararken. "Kan kaybedersen o tüfeği tutamazsın. Tüfeği tutamazsan hepimiz ölürüz!"
Demir ise ilk kez bir düşman ateşinden değil, o kahverengi gözlerin içindeki yangından korkmuştu.
Biri cephede ölüme meydan okudu, diğeri tozlu yollarda zaferi omuzladı. Aralarına kışın ayazı, savaşın ateşi ve barut kokulu ayrılıklar girdi. Ama ruhlarını birbirine gümüş bir künye ve kanla ıslanmış bir söz bağladı.
"Sana bir söz borcum olsun Demir Üsteğmen! Eğer bu gece sağ çıkarsan, bana o barut kokusuz hayatın sözünü tutacaksın!"
Büyük Taarruz'un topları Anadolu'yu sarsarken, aşkın sesi sadece bir fısıltıydı. Ama o fısıltı, tarihin akışını değiştirecek kadar güçlüydü.
Şimdi güneş, kanla boyanmış dağların ardından doğuyor.
Zafer kapıda.
Hürriyet, gökyüzündeki hilalin ucunda.
Peki, o barut kokusuz hayat, bu sevdaya çok mu görülecekti?
Gümüş bir künyenin soğukluğunda, kurşunla delinmiş bir mektubun kıvrımlarında ve bir zeytin ağacının gölgesinde saklanan, zamana ve ölüme kafa tutan o destan...
"Bazı aşklar sadece yaşanmaz; bir milletin hürriyetine kurban edilir."
All Rights Reserved