Yerdeki kuru yaprakların hışırtısı kesilmeden, Kuzgun bileğimden tutup beni çalılıkların arasındaki daracık çukura çekti. İkimizin ağırlığıyla ezilen yapraklar tehlikeli bir ses çıkardı.
Bizi kamufle eden sığınağa çöktüğümüz an, beni belimden kavrayıp ters bir açıyla kucağına oturttu. Gözümün önünde toprağın rengi ve ağacın kökleri vardı; başımı çevirdiğimde sırtının dışarıdaki tehlikeye açık olduğunu gördüm. Sesi kulağımda fısıltıyla yankılandı.
"Bacaklarını açabildiğin kadar aç."
İçimdeki öfkeyle debelenmeye başladığımda beni kucağına daha sert bastırdı. Eli dudaklarımın üzerine kapanarak sesimi kesti, ardından dudakları kulağımı buldu.
"Vurulup üzerinde gebermemi istemiyorsan bacaklarını arala."
Tehlikenin boyutunu anladığım an kasılan bedenimi gevşettim ve dizlerimi iki yana açtım. Dizlerini toprağa sürüyerek çukura yerleşti; belimden kavrayıp beni kendine kilitlediğinde kalçalarım kasıklarına değiyordu.
Tam o sırada üzerimizden geçen bir dronenin soğuk ışığı etrafımızı aydınlattı. Adnan aracı takip ederken, gözlerim anlık bir irade kaybıyla yüzünde gezindi. Bakışlarımı hissetmiş olacak ki başını eğdi ve gözlerime baktı. Gözleri, ölümcül durumu unutturan derin bir gölgeye büründü. Eliyle kapattığı ağzımdan, bacaklarıma kaydı bakışları. Adem elmasının hareketi, içindeki sakinliğin kırılganlığını ele veriyordu.
Bedenimin tüm ağırlığı onun üzerine binerken, yaprak yığınından hışırtılar yükseldi. Ardından Sina'nın sesi çalındı kulağımıza.
"Gençler, drone git-"
Cümlesi yarıda kesildi, gördüğü tablonun mazeretiyle hızla geri çekildi.
"Sevişiyor muydunuz, kusura bakmayın gidiyorum ben, devam edin."
All Rights Reserved