Sedef Soydan, bavulunda Roma'nın turuncu gün batımlarını, dudaklarında hiç eskimeyen o çocuksu kahkahayı taşıyarak dönmüştü memleketine. Onun dünyası basitti; bir fincan kahvenin kokusu, bir sokak kedisinin mırıltısı ve her sabah yeniden kurulan hayaller... O, hayatın kendisine sunduğu her acıya bir tebessümle cevap verebileceğine inanacak kadar hayat doluydu. Ta ki Barın Ayas'ın gölgesi, onun aydınlığına düşene kadar.
Barın, geçmişin enkazı altında kalmış, ruhu kış uykusuna yatmış bir adamdı. Sedef'in neşesi, Barın'ın zihnindeki karanlık dehlizlerde yankılandıkça; bu çarpışmanın bir aşk doğuracağını sandılar. Oysa bazı ruhlar iyileşmek için değil, yanındakini de kendisiyle birlikte dibe çekmek için yaratılmıştır.
Bu hikaye, bir kurtarılma masalı değil. Bu, neşenin acı karşısında nasıl dilsiz kaldığının, Roma'nın sıcaklığının İstanbul'un ayazında nasıl donduğunun hikayesi. Sedef, Barın'ın kalbindeki boşluğu doldurmaya çalışırken, kendi varlığının parça parça eksildiğini çok geç fark edecekti.
"Çünkü bazen en büyük felaketler, en güzel gülüşlerle başlar. Ve bazı aşklar, sadece geride bir enkaz bırakmak için yaşanır."