Kapıyı açtığımda, odanın içindeki karanlık bile onun aurasının yanında aydınlık kalıyordu. Sırtı bana dönüktü. O tanıdık, tehlikeli amber ve deri kokusu odayı sarmıştı. Adımlarım sertti ama onun varlığı beni görünmez bir iple kendine çekiyordu.
"Bunu neden yapıyorsun, Cyrus?" Sesim beklediğimden daha titrek çıktı. "Neden herkesi, en başta da beni, o buzdan duvarlarının arkasında tutuyorsun?"
Cyrus, kadehini yavaşça dudaklarına götürdü. Sonra döndü. Gözleri, şehrin ışıklarını yansıtsa da, içinde sadece uçsuz bucaksız bir uçurum barındırıyordu. O 19 yıl... onu sadece büyütmemiş, onu parçalamış ve tekrar bir araya getirmişti, ama bu sefer her parçası kırıktı.
"Çünkü Stella," dedi, sesi yağmurun sesini bastıran bir hırıltıyla. "Duvarları ben örmedim. Ben sadece o duvarların içindeki canavarı besledim. Sen... sen o duvarların dışında, güneşin altında duruyorsun. Benim dünyamda güneş açmaz."
"Ben güneş istemiyorum, Cyrus! Ben seni istiyorum!"
Bana doğru bir adım attı. O an, havada süzülen toz zerrecikleri bile dondu sanki. "Neyi istediğini bilmiyorsun. Sen, o eski çocuğu arıyorsun. O çocuk, bu şehirden giderken öldü, Stella. O çocuk, o veda gününde, senin için dilediği her dilekle birlikte toprağa gömüldü."
"Yalan söylüyorsun! Gözlerinde hala o çocuk var, onu görüyorum."
Cyrus bana öyle bir baktı ki, ruhumun en derinlerine kadar titrediğimi hissettim. O bakışta aşk, nefret, koruma içgüdüsü ve derin bir acı aynı anda vardı.
"Gördüğün şey," dedi, sesi uçurumun dibinden geliyormuş gibi yankılandı, "Gördüğün şey, sadece cehennemimin sana aşık olan tek parçası."
Sustu. Aramızdaki o son mesafe, sanki yüzyıllar kadar uzaktı. Ve o mesafe, sadece bir nefes kadar yakındı.
All Rights Reserved