Yağmur yine saçlarıma usulca düşüyordu. Sanki gökyüzü bizim için konuşuyordu. Onu karşımda gördüğüm an içimdeki bütün uğultu dindi. Gülümsediğimi fark ettim. İstemsiz, saklayamadığım bir gülümseme... Çünkü gözleri bana öyle bir bakıyordu ki, sanki yıllardır kayıp olan bir şeyi nihayet bulmuş gibiydi.
Derin derin baktı bana. Yağmur kirpiklerine takılıyordu ama o hiç kırpmıyordu gözlerini. "Zamanı geldi," dedi. Sonra bir adım daha yaklaşıp, daha alçak bir sesle, "Bizim zamanımız geldi," diye fısıldadı.
O an kalbim göğsüme sığmadı. Dünya küçüldü, sokak silindi, yağmur bile hafifledi. Sadece o ve ben kaldık. Ona aşkla baktım. korkusuz, tereddütsüz. Çünkü o an anladım... Beklediğimiz her şey tam karşımızda duruyordu.
Rastgele bir numaraya attığım o utanç verici mesajın, ölüm fermanım olacağını nereden bilebilirdim?
Bir doğruluk mu cesaret mi oyunu.
Masum, aptalca bir şaka.
Ve yanlış zamanda, yanlış kişiye giden o mesaj:
"Kırmızı tangamın nerede olduğunu hatırlamıyorum, dün gece sende mi kaldı?"
Ben sadece arkadaşlarımla eğlendiğimi sanıyordum. Ama mesajı attığım numaranın sahibi, tam o saatte cinayet işlemiş bir katildi. Ve daha kötüsü? O gece gerçekten birini öldürmüştü ve benim bu mesajımı, cinayeti gördüğüme dair bir şantaj sanmıştı.
Şimdi peşimde sadece utanç verici bir yanlış anlaşılma yok.
Peşimde; nefesimi kesmek, beni susturmak ve o "kırmızının" hesabını sormak isteyen bir adam var.
O, beni susturmak için her şeyi yapacak bir avcı.
Ben ise yanlışlıkla inine girmiş bir av.