Bir turna ve avcısının hikayesi...
Naze, saçlarını ağır ağır tarayıp aynanın karşısına oturdu. Parmakları, Sevim ablanın ona hediye ettiği krem rengi entarinin işlemelerini okşadı. Kumaşın zarafeti tenine değdikçe dudaklarına utangaç bir tebessüm yerleşti. İlk kez bir mecburiyet için değil, ilk kez gerçekten isteyerek süsleniyordu. Ona süsleniyordu.. Kocasına.
İnce örgülerinin arasına pembe güllerle süslü tokayı iliştirdi. Yanaklarına hafif bir allık, kirpiklerine incecik sürülen rimel... Aynadaki genç kadına uzun uzun baktı. O mahcup kız gitmiş, yerine umut etmeye cesaret eden bir kadın gelmiş gibiydi.
Belki bugün...
Belki bugün Baran ona ilk defa karısı gibi bakardı. Tam o sırada kapı zili çaldı.
Naze'nin kalbi göğsüne sığmadı. Eteğinin uçlarını toparlayıp çocuk gibi heyecanla dairenin kapısına koştu. Eli titreyerek kilidi çevirdi.
Kapıyı açtığı an yüzündeki gülümseme donup kaldı. Koridorun loş ışığında Baran duruyordu. Ama yalnız değildi.
Sarhoş olduğu her hâlinden belli olan genç bir kadın, iki kolunu Baran'ın boynuna dolamış, bütün ağırlığıyla ona yaslanmıştı. Başını adamın omzuna gömmüş, kırık dökük bir sesle bir şeyler mırıldanıyordu.
Baran'ın bakışları bir anda Naze'ye çevrildi. Naze'nin elindeki kapı kolu gevşedi.
" Mecburdum.." diyen adamı bile duymuyordu artık. Ne gibi bir mecburiyetti bu.
Saçına özenle taktığı pembe güller, yüzüne sürdüğü utangaç makyaj, kalbinde büyüttüğü küçücük umut...
Hepsi tek bir saniyede anlamını yitirdi.
Ve o an anladı...
Bazı kadınlar, gelinliğini çıkarır çıkarmaz dul olurdu..
Ve bazılarıda gerçek sevgi ne asla tadamazlardı..
#Yakında
All Rights Reserved