Beş yıl boyunca, zihnin en karanlık köşesinde saklanan o uçsuz bucaksız yoksunluk... Sahip olunan her şeyin bir yanılgı olduğu, her nefesin bir bedel ödediği o soğuk sessizlik. Hayatın, porselen kadar kırılgan ama bir o kadar da keskin parçalara ayrıldığı o an, aslında başlangıçtı.
Şimdi geriye dönüp bakıldığında görülen tek şey; o gecenin yarattığı derin, iyileşmeyen o sızı. Sahip olunamayanın açlığı, kaybedilenin yerini tutmayan o sahte güç gösterileri ve ruhu yavaş yavaş kemiren bir hasret. Gerçekten aç kalmak için, her şeyden mahrum bırakılmak gerekmişti.
Birbirine zıt iki ruh, bir enkazın üzerinde yeniden karşı karşıya. Biri, acısını bir zırh gibi kuşanmış; diğeri, o acının kaynağını elinde bir silah gibi tutan bir gölge.
Bu, birleşmekten çok, birbirinin boşluklarını kanatmayı seçen iki insanın hikâyesi. Çünkü bazı yaralar, ancak bir başkasının dokunuşuyla değil, o yaranın neden açıldığını hatırlatan o zalim gerçekle iyileşir.
Ya da belki de hiç iyileşmez, sadece büyür.
Burada acı, bir zayıflık değil; hayatta kalmanın yegâne kanıtıdır. Ve yoksunluk, bir gün elbet doyurulacak bir açlık değil, ruhun kendi kendine mahkûm edildiği ebedi bir cezadır.
Unutma: En derin sırlar, en büyük kayıpların gölgesinde saklıdır.
Yayınlanma tarihi: 24 Mayıs 2026
All Rights Reserved