Şehir, gecenin en ince yerinden çatlamıştı. Sokak lambaları sanki birer birer geri çekiliyor, ışık kendini saklamayı öğreniyordu. O ise yürüyordu-nereye gittiğini bilmeden değil, artık "nereye varılır" sorusunun anlamını kaybettiğini bilerek.
Bir zamanlar adımlarının yanında başka adımlar olurdu. Aynı ritme uyan, aynı hızda duran... Şimdi kaldırım taşları bile daha dürüsttü; kimin geldiğini, kimin gittiğini saklamıyordu.
Cebinde taşıdığı şeyler ağır değildi aslında. Ağır olan, görünmeyen bir boşluktu. Bir cümle yarım kalmış gibi, tamamlanmaya hiç niyeti olmayan bir hikâye gibi.
Bir köşe başında durdu. Rüzgâr, yüzüne eski bir konuşmanın tozunu bıraktı. Hatırlamak istemedi. Çünkü bazı hatırlayışlar, insanı geriye çağırmaz; sadece olduğun yerde biraz daha yalnız bırakır.
Sonra fark etti: İçinde bir şey konuşuyordu. Uzun zamandır dışarıdan gelmeyen bir sesin yerini alan, kendi içinden yükselen bir devamlılık. Ne teselli ediyordu ne de açıklıyordu. Sadece sürdürüyordu.
O an anladı; insanın sırtı her zaman bir yere yaslanmazdı. Bazen sırt dediğin şey, insanın kendisi olurdu. Kendi ağırlığını taşıyan, kendi düşüşünü engelleyen, kendi sessizliğini kaldıran bir şey.
Yürümeye devam etti.
Şehir arkasında küçülürken, içindeki boşluk da şekil değiştirdi. Artık bir eksiklik gibi değil, bir zemin gibi duruyordu. Üzerinde durabildiği, hatta yürüyebildiği bir zemin.
Ve ilk kez, kimsenin adını anmadığı bir yerde, kendine çarpmadan geçebildi.
All Rights Reserved