Annem öldüğünden beri insanlar bana aynı cümleleri kuruyordu.
"Zamanla geçecek."
"Güçlü olmalısın."
"Annen bunu istemezdi."
Sanki acının bir kullanım kılavuzu vardı da ben yanlış uyguluyordum.
Oysa kimse bana, markette onun en sevdiği kahveyi görünce nefesimin kesileceğini söylememişti.
Kimse, gecenin üçünde uyanıp birkaç saniyeliğine her şeyin normal olduğunu sanacağımı, sonra gerçeğin yeniden üzerime çökeceğini anlatmamıştı.
Ve kesinlikle kimse, annemi toprağa verdikten iki ay sonra teyzemin valizimi yatağın üzerine bırakıp;
"Bir hafta," demesine hazırlamamıştı.
"Sadece bir hafta babanın yanında kalacaksın."
Babama baktım.
Yıllardır birbirimizin hayatında misafir gibiydik. Bayramlarda atılan kısa mesajlar, doğum günlerinde edilen birkaç tebrik... Hepsi bundan ibaretti.
"Gitmek istemiyorum," dedim.
Teyzem gözlerini kaçırdı.
"Burada her gün aynı duvarlara bakıyorsun. Biraz uzaklaşmak sana iyi gelebilir."
İyi gelmek.
İnsanlar son zamanlarda bu sözü çok seviyordu.
Sanki acı, manzara değiştirince valizde unutulabilecek bir şeydi.
Üç gün sonra kendimi, adını daha önce hiç duymadığım küçük bir kasabaya giden otobüsün cam kenarında buldum.
Karaçam.
Otobüs virajlı yollardan ilerlerken karaçam ağaçları gökyüzünü örtüyor, dalları birbirine karışıyordu.
Kasabanın girişinde asılı pankart rüzgârla hafifçe sallanıyordu
Altında ise kurt başını andıran, ay şeklinde oyulmuş eski bir sembol vardı.
Parmaklarımı istemsizce bileğime bastırdım.
Nedense içimi açıklayamadığım bir huzursuzluk kapladı.
Sanki bu kasabayı ilk kez görmüyordum.
Sanki bir yanım, çok uzun zamandır buraya dönmekten korkuyordu.
Ve ben henüz bilmiyordum.
Annemin benden sakladığı sırların, bu kasabanın sessiz sokaklarında beni beklediğini...
Ve Karaçam'a gelişimin bir tesadüf olmadığını.
Bu kitap benim tarafından yazılm
All Rights Reserved