On sekizinci yaşımın üzerimden geçip gitmesinin üzerinden henüz yetmiş iki saat geçmişti. İnsanlar reşit olmanın, yetişkinliğe adım atmanın o parıltılı hayalleriyle büyürlerdi; oysa benim için zaman, sadece sırtımdaki kambura bir çentik daha atmaktan ibaretti. Hayat, her yeni yaşımda olduğu gibi bu defa da bana pastanın üzerindeki mumları değil, dertlerin en katmerlisini hediye etmişti. Üstelik bu kez, tüm o bildik çıkmazların arasında, kendimi hiç bilmediğim, adını bile doğru dürüst telaffuz edemediğim yabancı bir şehrin eşiğinde bulmuştum. Yanımda, geçmişimizin yegane şahidi olan ninemle birlikte, köklerimizden kopup buraya savrulmuştuk.
Taşındığımız mahalle, şehir denilen o gürültülü canavarın en kuytu, en ıssız köşesine gizlenmiş bir sığınak gibiydi. Bir yanımızda hırçın dalgalarıyla göğe kafa tutan uçsuz bucaksız bir deniz, diğer yanımızda ise asırlık ağaçların gölgesinde sırlarını saklayan karanlık bir orman uzanıyordu. Öyle bir güzellikti ki bu, ilk gördüğümde nefesim kesilmişti.
Ancak bu güzelliğin içinde, insanı huzursuz eden amansız bir tezatlık vardı.
Cebimizdeki parayla fırından bir somun ekmek bile alırken bin bir kez düşünmek zorundayken, başımızı sokacağımız bu evi neredeyse yok pahasına satın alabilmiştik. Bu işte, aklın mantığın kabul edemeyeceği bir tuhaflık vardı. Normal şartlarda devletin çoktan el koyup, otellerle, turistlerle doldurması gereken bu cennet köşesinden sanki tüm dünyanın haberi kesilmiş gibiydi. Haritalardan silinmiş, zamanın unuttuğu bir kara parçasıydı burası.
Oysa henüz bilmiyordum; bu büyüleyici sessizlik, fırtınadan önceki o tekinsiz durgunluktan başka bir şey değildi. Ben henüz bu mahallenin asıl, o tüyleri ürperten gerçek yüzüyle karşılaşmamıştım.
Burası, tıpkı o gizemli sahibinin gözleri gibiydi; kimine alabildiğine kara ve a
All Rights Reserved