"Bir isim hem su gibi akan bir zarafeti hem de ölüme sürükleyen bir çılgınlığı taşıyabilir mi?"
Efsane Der Ki:
Yüzyıllar önce, kalbi taştan farksız acımasız Kral Edward'ın hüküm sürdüğü topraklarda bir mucize gerçekleşti.
Hiç evlenmemiş kral, saray duvarlarının ardında bir bebek çığlığı ve gizemli bir ninni duydu. Yerde bulduğu ay yüzlü kız çocuğu, kralın taş kalbini yumuşattı. Ona Türkçede "su gibi akan, kibar kız" anlamına gelen Yula ismini verdi ve onu el üstünde büyüterek sarayın en güzel prensesi yaptı.
Ancak Yula 18 yaşına bastığında, babasının acımasızlığı yeniden baş gösterdi. Genç kız, kendisinden yaşça çok büyük, kadın düşkünü Bay Charles ile evlenmeye zorlandı. Mutsuzluktan yataklara düşen Yula, gencecik yaşında hayata gözlerini yumdu.
Edward, sevgili kızı için üzerinde ağlayan bir melek heykeli olan görkemli bir mezar yaptırdı ve ülkede aylarca yas ilan etti.
Fakat Edward İmparatorluğu'nun unuttuğu bir şey vardı: Yula, aynı zamanda insanları çıldırtan ve ölüme sürükleyen bir ruh demekti.
Yulasız geçen günlerde halk akli dengesini yitirdi, isyanlar çıktı ve koca imparatorluk bir gecede tarihten silindi.
Yüzyıllar sonra kıta yeniden keşfedildiğinde, krala dair her şey yok olmuştu ancak tek bir yer sapasağlam kalmıştı: Prenses Yula'nın Mezarı ve Odası...
All Rights Reserved