Tepeden bakıyordum; en tepeden. Her şeye, sahip olduğum her şeye...
Kazanmak için her şeyimi verdiğim; sağlığımı, mentalimi, ruhumu, gençliğimi...
Şu an zengindim. Her şeyim vardı. İstanbul ayaklarımın altındaydı. Peki mutlu muydum?
Şüphesiz mutluydum. Bu kadar çalışma boşuna gitmemiş olmalıydı. Ama mutluluğumla ilgili tam olarak evet ya da hayır diyemem. Bu çok keskin konuşmak olur. Her şey hakkında peşin hükümlü olan ben, kendim konusunda yine acımasız olacağım. Belki de ilk defa bu soruyu cevaplayacağım.
Ben mutlu hissedeceğimi düşünmüştüm. Çünkü istediğim her şeye sahiptim; para, pul, şan, şöhret ve en önem verdiğim şey olan güce.
Güce sahiptim.
Devletlerle çocuk gibi oynuyordum; ekonomileriyle, sağlıklarıyla, yedikleriyle, giydikleriyle, sosyal yapılarıyla... Her şeyleriyle.
Buraya, dediğim gibi, gelmek kolay olmadı. Ama sonuç olarak şu an gördüğüm ve görmediğim her şey benimdi. Aklıma bile gelmeyecek yerlerde ismimin geçmesi, o işin olması için yeterliydi.
Elimdeki kahve Kolombiya'dan gelmişti; benim kahve bahçelerimden. Üstümdeki ayakkabı, elbise, masanın üstündeki çanta, vestiyerimde asılı ceket... Bunların hepsi benim fabrikalarımdan çıkmış, eşi benzeri olmayan şeylerdi.
İnsanlar benim markalarımdan en küçük bir şal alabilmek için servetlerini döküyorlardı. Benim gibi olabilmek için. Asıl amaçları tam olarak buydu.
Dışarıdan bakılınca şahane bir hayat, mükemmel bir yüz, kusursuz bir vücut ve imrenilecek bir yaşantı... Ama hayır.
Başa, şu anki zekâmla dönsem, bu kadar zengin olmak istemezdim.
Yanlış anlaşılmasın; para çok güzel bir şeydir. Canınız Fransa'ya gitmek isterse özel uçağınız hazırdır ve birkaç saat sonra oradasınızdır. Ya da İtalya'da, Amerika'da... Her neresi olursa olsun. İstediğim yerde, istediğim zamanda olabiliyordum.
Bu paha biçilemezdi.
Ama bunu ortalamanın biraz
All Rights Reserved