Geçmişin İzleri
Bazı yaralar iyileşmez, sadece üzerleri kabuk bağlar. Ta ki biri o kabuğu kaldırana dek...
Ayça Karahan, yıllarca geçmişinden kaçmış, kendine sessiz bir hayat inşa etmişti. Ancak kaçtığı her şey, bir gece yarısı Fatih Karayel'in bakışlarında yeniden hayat buldu. Fatih, sadece bir yabancı değil; Ayça'nın unuttuğu sandığı o karanlık labirentin tek anahtarıydı.
İki yaralı ruh, ortak bir geçmişin enkazında karşı karşıya geldiğinde; sırlar birer birer dökülmeye, tozlu raflardaki anılar canlanmaya başlayacak. Fatih Karayel için bu bir yüzleşmeydi, Ayça Karahan içinse hayatta kalma mücadelesi.
Karadeniz'de her fırtınanın bir adı vardı, Fatih'in fırtınasının adı ise on beş yıldır Ayça'ydı.
Ayça Karahan, elini tutanı yakacak kadar güçlü, bakışıyla buz kestirecek kadar vakurdu. Kimse onun zırhını delememiş, kimse o inadını kıramamıştı. Ta ki Fatih Karayel, on beş yıllık bir hasretin barutuyla şehre geri dönene dek.
Fatih için dünya bir yana, Ayça bir yanaydı. Onun en büyük gücü de, en zayıf noktası da aynı kadındı.
Aralarına giren yollar, saklanan gerçekler ve geçen onca kış bile Fatih'in zaafını eskitmemişti. Şimdi bu kadim topraklar, bir adamın teslimiyetine ve bir kadının yeniden açılan yaralarına şahitlik edecekti.
Ayça Karahan ve Fatih Karayel... İsimleri on beş yıl önce köylerindeki bir ağacın gövdesine beraber kazınmıştı. Zaman o ağacı büyüttü, köklerini derinleştirdi ama onları birbirine yabancı kıldı. Ayça artık o yumuşak kalpli kız değil, fırtınanın ortasında dimdik duran o çetin kadındı.
Karadeniz şahittir ki; on beş yıl bekleyen bir sevdanın intikamı da, kavuşması da sessiz olmaz.