"Bir Karadeniz fırtınasına tutulursan, sığınacak tek yerin yine o fırtınanın tam ortası olduğunu öğrenirsin."
"Gidiyorum Poyraz..."
Arkasını dönüp gitmeye hazırlanan kadının bileğinden öyle bir kavradı ki adam, Karadeniz'in hırçın dalgaları bile o tutuşun yanında bihaber kalırdı.
"Beni dinleyeceksin!" dedi Poyraz. Sesi, Rüzgârlıtepe'yi yaran sis gibi soğuk, bir o kadar da çaresizdi. "Bu köyden de, bu vadiden de, benden de gidemezsin!"
Dilan gözlerindeki yaşı silmedi. Dik tutmaya çalıştığı çenesine rağmen, kalbinde can çekişen o küçük kızı gizleyemiyordu. Ailesinin karşısında bükülmeyen dizleri, bu adamın tek bir bakışıyla titriyordu. Ama gururu, aşktan daha büyüktü.
"Ben bu köye mesleğim için geldim Poyraz Sancar," dedi, adamın gözlerinin içine meydan okuyarak. "Senin kurallarına, senin soyadına, senin o aşılmaz sancaklarına eğilmeye gelmedim. Sen beni korumak bahanesiyle mahvettin..."
Poyraz'ın parmakları kadının bileğinde gevşedi. Bilmiyordu Dilan. Poyraz'ın onu kendinden uzak tutmak için kendi kalbini nasıl ateşe verdiğini, sırf ona zarar gelmesin diye nasıl acımasız bir canavara dönüştüğünü bilmiyordu.
İçinde yeşeren o küçücük canı, ikisinden bir parça taşıyan o büyük sırrı ve avuçlarının arasından kayıp giden kadını durduramayacağını biliyordu Poyraz.
"Gidersen..." diye fısıldadı Poyraz, sesi ilk kez kırılırken. "Bu sis bu vadiyi değil, beni yutar Dilan."
Dilan bileğini adamın gevşeyen kavrayışından yavaşça çekti. Arkasını döndü, sisin içinde kaybolan o virajlı yola doğru ilk adımını attı. Karadeniz arkalarından uğuldarken, ikisi de bilmiyordu:
Bu bir bitiş değil, yıllar sonra aynı sisin içinde yeniden hesaplaşılacak olan devasa bir yangının ilk kıvılcımıydı.
All Rights Reserved