Günlerden cuma, saatlerden en geç olanı, saniyelerden ise birbirine girmiş şekilde hareket eden o tarihti koskoca bir yuvaya incir ağacı diken.
İnce örüp sık dokunarak meydana getirilmiş bir sevda dağılmıştı, Karadeniz'in üzerine. Kimileri hayran kalmış kimileri ise bu sevda bitsin diye uğraşmış.
Ne Leyla'nın niye gittiği biliniyordu ne de Rahman'ın bu kadar kendini kaybetme sebebi. Bazıları bu sevdayı yıkmak için uğraştı, bazıları ise yapmak. Kimsenin bilmediği bir şey vardı: Bu şehirde, kader diye bir şey yoktur. Karadeniz, nereye sürüklerse oraya savrulur gidersin.
Rahman da en çok bundan çekinmişti zaten. Bir kere savrulup hasar görmüştü, bir daha görmek demek canlı canlı ölmek demekti.
Evden aldığı tek şey kızı iken, cebinde duran fotoğraf karesinden haberi yoktu. Kapıyı sertçe kapatıp kolayca çıkarım, sandı. Oysaki, evden çıktığı gibi gözleri dışarıda yağan yağmurla yarışmaya çoktan başladı.
Arabasına binip gittiği uçurumdan aşağı baktı. Kızını arabada bırakmıştı. Onun hayatını mahvetmek gibi bir niyeti yoktu, küçüktü daha. Küçücüktü. Nefreti bile bu merhametin önüne geçemezdi.
Kollarını açtı iki yana doğru bir rüzgar gibi. "Doydun mu Karadeniz?" Diye bağırdı bütün şehire duyurmak ister gibi. Aldığı tek cevap, dalgaların sesiydi.
"Beni de aldın içine, gömdün dibine." Titrek dudaklarından çıkaracak bir isim bulamadı.
"Sığdıramadın, gidiyorum o halde." Huyunu bilirdi buraların. Ancak yerlisi olduğunda seni severdi, bu topraklar. Bir yabancıysan, süpürürdü seni. Rahman, neydi o zaman? Bu toprakların gül kokulu uşağıydı.
"Buradan götüreceğim tek şeyim var.
"Kalanları da sana emanet ediyorum." Bu sefer sesi daha gürdü. Bir anlaşma yapmış ve onu imzalattığını kanıtlamak istiyordu.
Bundan sonra ise Rahman'a ailesini sorduklarında her zaman iki kelime edecekti. Bu tepelerin, karanl
All Rights Reserved