Senin adın geçince,zehir bile bal olur;gözün gözüme değse,sanki ihtilal olur.
Ben bugün ihanetin ne demek olduğunu iliklerime kadar öğrenmiştim. İhanet, yıllarca en çok korktuğum, hiç tanımak istemediğim duyguydu. Ama artık onu tüm acısıyla ezbere biliyordum. Bundan sonra kimse bana ihanetin ne olduğunu unutturamazdı.
Bir hikâye başlamıştı. Bu hikâyenin başrolünde Leyla vardı. Ben, yıllarca onun beni sevdiğine inanmıştım. Oysa o, bana değil; can dostuma, tek kardeşim bildiğim adama ulaşabilmek için beni kullanmıştı. Sırtımda iki ayrı yaranın ağırlığını taşıyordum: biri sevdanın, diğeri kardeşliğin ihaneti. Üstelik kardeşim dediğim adam karşıma geçip "Ondan uzak dur... Çünkü onu çok severim." demişti. Meğer en büyük yalan, en samimi görünen cümlelerin içine saklanabiliyormuş.
Yaşadığım bütün o yalanları, bir duruşmanın ardından karşılaştığım avukata anlatmıştım. Yaralıydım; hem bedenim hem de ruhum. O ise büyük bir sabırla beni dinlemiş, ben Leyla'ya duyduğum aşkı anlatırken tek kelime etmemişti. O an bilmiyordum... Karşımda sessizce beni dinleyen kadının yıllardır beni sevdiğini. Konuşmasının sonunda yalnızca, "Eminim bir gün sizi de biri sever... Ama bu kez gerçekten sever." demişti. Meğer o cümlenin sahibi, beni gerçekten seven tek kişiymiş.
Zaman acımasızdı. Yaşananlar hepimizi değiştirmişti. Ben, her geçen gün biraz daha suskun, biraz daha sert ve karanlık birine dönüşürken; Elzem ise gün geçtikçe büyüyor, güzelleşiyor, hayatın içinde yeniden filizleniyordu. Zaman, birimizi yavaş yavaş tüketirken diğerini en güzel baharına hazırlıyordu. Ben her gece biraz daha ölüyordum; o ise her sabah yeniden çiçek açıyordu. Ya ben onun kurak toprağı olacaktım ya da o benim kurak toprağımı filizlendirecekti.
Tous Droits Réservés