Okuduğu fantastik romanın dünyasında küçük bir kız olarak gözlerini açtığında tek tesellisi, hikâyenin geleceğini biliyor olmasıdır.
En azından öyle sanır.
Çünkü çok geçmeden zihninde fazlasıyla neşeli ve fazlasıyla meraklı bir ses belirir:
[Ding! Dedikodu Sistemi etkinleştirildi.]
Bu sistem görev vermiyor, kahraman seçmiyor, dünyayı kurtarmasını istemiyor.
Onun işi çok daha önemli:
Dedikodu.
Kim kimi gizlice seviyor, hangi soylu ihanet planlıyor, kimin çayında zehir var, hangi veliaht geceleri mutfaktan tatlı çalıyor, hangi büyücü yıllardır sakladığı sırrın ortaya çıkmasından korkuyor...
Sistem hepsini biliyor.
Üstelik küçük kızımızın bilmediği çok önemli bir ayrıntı daha var:
Ailesindeki bazı kişiler onun iç sesini ve Dedikodu Sistemi'yle yaptığı konuşmaları duyabiliyor.
Babam ne kadar iyi biri... Yazık, romanda kendi kardeşi tarafından zehirleniyordu.
Babası: "......"
Abimin gelecekteki nişanlısı da onu satıyordu galiba.
Abisi: "......?!"
Annem de birkaç yıl sonra kaçırılacaktı.
Annesi: "......"
Kızımız ise ailesinin aniden neden bu kadar garip davranmaya başladığını bir türlü anlayamaz.
Daha da kötüsü, onun gelişinden sonra romanın olayları tamamen değişmeye başlar.
Ölmesi gerekenler ölmez.
İhanetler daha gerçekleşmeden ortaya çıkar.
Suikastçılar planlarını tamamlayamadan yakalanır.
Ailesi her tehlikeden mucizevi biçimde kurtulur.
Ve kahramanımız bütün bunların ortasında yalnızca tek bir şeyi düşünür:
"Ben yanlış kitabın içine mi düştüm?"
Üstelik sıradan bir yan karakter olduğunu düşünürken sahip olduğu büyünün bu dünyanın kurallarına bile uymadığı ortaya çıkar.
Güçlü büyüler, saray entrikaları, tuhaf soylular, ejderhalar, sırlarla dolu bir sistem ve kızlarının iç sesini duymuyormuş gibi davranmaya çalışan çaresiz bir aile...
All Rights Reserved