Elimizdeki tek hayat felsefesi yemek yemek, tek içkisi kakaolu süt olan, yıllar önce ilk defa aşık olup aldatılan, bukalemun gözlü ''Deli, dolu Dila''yı kardeşlik kasesine atıyoruz. Ardından gözünü açtığı andan itibaren arkadaşlık ettiği Çağatay'ı, hayatındaki tek kız arkadaşı olan İlknur'u da ekliyoruz. Daha sonra annesinin ölmesiyle hayata küsüp Dila sayesinde dünyayla barışan Alp'i, ve biraz da (!) Akın'ı katıyoruz üstüne. Daha doğrusu o kaseye zorla giriyor. Ah erkek papatya!
Dostluk, mutluluk, hüzün, sevinç duygularıyla dolduruyoruz kasemizi. Peki ya ''AŞK?'' onu da ekliyor muyuz?
Bu kitabı okurken belki her satırda 'Aynen ya' deyip kendinizi bulursunuz, belki de her cümle başında heyecanlanır, her paragraf sonunda ağlarsınız. Ama en çok gülersiniz. Hem de ağlanacak halimize. Çünkü gülmeden bu Dünya'nın saçma haline katlanamayız değil mi ?
Hüznü, arkadaşlığı, aşkı hatta korkuyla karışık heyacanı bile hissetmek ister misiniz ? Hem de en derininiz de !
Çünkü ben kitap yazıp size okutmak istemiyorum, yaşatmak istiyorum. NE YAPTIĞIN DEĞIL; NASIL YAPTIĞIN ÖNEMLİ demiş filozof amcanın biri.
Kitabımın çakmasını yapana çakarım. Tüm hakları dağınık odamın bir tarafında saklıdır -_-
Rastgele bir numaraya attığım o utanç verici mesajın, ölüm fermanım olacağını nereden bilebilirdim?
Bir doğruluk mu cesaret mi oyunu.
Masum, aptalca bir şaka.
Ve yanlış zamanda, yanlış kişiye giden o mesaj:
"Kırmızı tangamın nerede olduğunu hatırlamıyorum, dün gece sende mi kaldı?"
Ben sadece arkadaşlarımla eğlendiğimi sanıyordum. Ama mesajı attığım numaranın sahibi, tam o saatte cinayet işlemiş bir katildi. Ve daha kötüsü? O gece gerçekten birini öldürmüştü ve benim bu mesajımı, cinayeti gördüğüme dair bir şantaj sanmıştı.
Şimdi peşimde sadece utanç verici bir yanlış anlaşılma yok.
Peşimde; nefesimi kesmek, beni susturmak ve o "kırmızının" hesabını sormak isteyen bir adam var.
O, beni susturmak için her şeyi yapacak bir avcı.
Ben ise yanlışlıkla inine girmiş bir av.