Gelecek. Her zaman gözümüzde mükemmel canlanmıştır değil mi ? Savaşlar bitecek, teknoloji gelişecek, ekonomik krizler düzelecek. Kaos, sona erecek. Ama beklendiği gibi olmadı. Şimdi, bundan 300 yıl sonrasını düşünün. Teknolojiyi, insanları türleri düşünün. 300 yıl boyunca teknolojiyi geliştirmek için yapılan deneyleri, savaşları, gitgide azalan bir insan ırkını düşünün. Umut aranıyordu. İnsan ırkını ayakta tutacak bir umut. Sonra, biri ortaya bir fikir attı. "Yeni tür" fikri. Bu türün yaratıcısı bilimdi. Son anda, herşey yolundayken, umut hala varken, genç bir bilim kadının yanlışlıkla enjekte ettiği bir ilaç düşünün. Türün yaratılış amacını degiştirecek bir ilaç. Herşey bundan sonra başladı. Türün amacı artık "umut vermek" değil, "yok etmek". Selene bu insanlar için umut arıyordu. Peki, ya umudun bir zaman makinesinde bulacağını düşünürse ? Peki ya bunu kullanarak, istemeden,mitolojilerin hayat bulduğu yere gider ve kendini keşfederse ?
Lüks ve ihtişam içinde büyüyen Melek, babasına meydan okumasının ardından kendini Karadeniz'in bir dağ köyünde öğretmenlik yaparken bulduğunda kaderin ona sarsıcı bir sürprizi vardır.
Yıllar önce acımasızca reddettiği silik ve sessiz bir genç olan Tahir'in şimdi karşısında Fırtına lakabıyla dağları kasıp kavuran bir yüzbaşı olarak durması tüm dengeleri alt üst eder. Yıkım Timi'nin karizmatik ve disiplinli komutanının gözleri Melek'in hatırladığından çok uzakta, buz gibi keskin ve acımasızdır.
Aralarındaki çatışma kısa sürede alev alarak, yerini inkâr edilmesi imkânsız bir çekime bırakırken Karadeniz'in hırçın dalgaları, sert rüzgârları ve samimi insanlarıyla sınandığı bu yeni düzen; onun için hem gülümsetecek bir savruluş hem de yüreğinin hikâyesini Karadenizli bir adamla yazacağı bir yolculuğa dönüşecektir.
Yürek mevzilerinde sipere yer yok be öğretmen hanım.
Düştüğün an esirsin.
Ben de esirim artık,
Hem Karadenize hem bir çift ela göze...