Ölüm... Karanlığın kavramı. Issızlığın kasveti içinde boğulan bir karanlık. Kimisi için Tanrının bahşettiği bir hediye, kimisi için hayatın sonu, kimisi için sadece bir başlangıç. Peki, Azraille oynadığın amansız oyunda geçmişinle yüzleşmen bir konu varsa, ya da yalnızca yaşamayı becerebilmen gerektiğini ve artık tek sorununun gelecek değil de geçmişinin yaralarını kazımak olduğunu öğrenirsen, tepkin ne olurdu?
Arafta sıkışmış benliğini kaybetmiş bir ruh.
Öldüğü zannedilen bir beden.
Bedenin tek isteği, ruhunu huzura kavuşturabilmek,
Ruhun tek isteği, intikam...
Lüks ve ihtişam içinde büyüyen Melek, babasına meydan okumasının ardından kendini Karadeniz'in bir dağ köyünde öğretmenlik yaparken bulduğunda kaderin ona sarsıcı bir sürprizi vardır.
Yıllar önce acımasızca reddettiği silik ve sessiz bir genç olan Tahir'in şimdi karşısında Fırtına lakabıyla dağları kasıp kavuran bir yüzbaşı olarak durması tüm dengeleri alt üst eder. Yıkım Timi'nin karizmatik ve disiplinli komutanının gözleri Melek'in hatırladığından çok uzakta, buz gibi keskin ve acımasızdır.
Aralarındaki çatışma kısa sürede alev alarak, yerini inkâr edilmesi imkânsız bir çekime bırakırken Karadeniz'in hırçın dalgaları, sert rüzgârları ve samimi insanlarıyla sınandığı bu yeni düzen; onun için hem gülümsetecek bir savruluş hem de yüreğinin hikâyesini Karadenizli bir adamla yazacağı bir yolculuğa dönüşecektir.
Yürek mevzilerinde sipere yer yok be öğretmen hanım.
Düştüğün an esirsin.
Ben de esirim artık,
Hem Karadenize hem bir çift ela göze...