18 MAYIS 1876
ŞAVŞAT, RABAT KÖYÜ
Dağın dibinden kıvrılarak yol alan dere boyunda ilerliyordu atıyla. Dar, uzun bir boğazda, derin coğrafyanın diplerindeydi. Eriyen karlarla mayıs sağanaklarıyla suyu iyice kabarmış dere; sağ yanın- dan her zamanki türküsünü söyleyerek Çoruh ırmağına doğru seğirtiyordu. Dağların ülkesinde sular önce Çoruh'a sonra da o zor denize, Karadeniz'e koşuyordu.
Ağaçlara, taşlara, çalılara tünemiş serçeler derenin sesini bastırmaya çalışırken atlının ıslığıyla ritmik nal sesleri de karışıyordu anne doğadaki bu seslere.
"Dıgıdık... Dıgıdık... Dıgıdık..."
Beyaz gömleğinin üzerine siyah koyun postundan bir yelek giymişti. Gelinini almaya giden bir da- madı andırıyordu. Atı da süslüydü. Koşum takımları dikkat çekiyordu. Başlığıyla boynundaki hamut- ta bulunan mavi, kırmızı boncuklar, metal parçaları güneşte ışıldayıp duruyordu. Küçük zillerden ya- yılan seslerde dere boyundaki seslere ekleniyordu.
Bir ıslıktır tutturmuştu. Sırtında çapraz duran bir tüfek, terkisinde kalın iplerle bağlı, üzeri çuval örtülü yabani bir hayvan vardı. Ağır ağır yol alan beyaz bulutların altında, sessiz, yavaş ilerliyordu.
Birden atını durdurdu... Dinledi... Dinledi... Onu durduran arayıcı, çağırıcı ses yusufçuk kuşunun sesiydi.
"Yusuuf... Gel sütünü iç... Yusuuf... Gel sütünü iç" demişti.
Küçüklüğünden beri sesini duyardı; ama göremezdi yusufçuğu. Bu yaşına gelmiş henüz görme- mişti onu.
"Yusuuf... Gel sütünü iç..." dedi bir kez daha kaşla göz arasında. Yakınındaydı yusufçuk. Bodur ağaçların olduğu yerden gelmişti sesi. Bakındı ama yoktu. Hep böyle yapıyordu, kendini gösterme- den ötüyor sonra yok oluyordu.