Ölmek istiyordum. Her zamankinden daha çok ölmek istiyordum. Geri dönüşü olmayan bir şey yapmalıydım.Zamanın akışını durduramıyorsam, o akışın içinden kendimi çekip çıkarmalıydım. Varlığım, üzerine hiç güneş doğmayan bir kuyu gibiydi, içine atılan her sevgi sözcüğü, her umut kırıntısı yankılanmadan dibe çöküp kayboluyordu. Artık yankı istemiyordum, sadece sessizlik istiyordum. Öyle bir sessizlik ki, ne geçmişin pişmanlıkları ne de geleceğin o bitmek bilmeyen uğultusu oraya sızabilsin. Parmak uçlarımda hissettiğim bu soğukluk, aslında uzun zamandır ruhumda taşıdığım kışın bir yansımasıydı. Kimseye kırgın değildim, sadece bu oyunun kurallarını öğrenmekte geç kalmış bir oyuncunun yorgunluğunu taşıyordum. Dünya, kendi ritmiyle dönmeye devam edecekti, bense o ritimden bir nota gibi düşecek, sessizce boşluğa karışacaktım. Varlığımın silinişi, bir gölün yüzeyine düşen küçük bir taşın çıkardığı halkalar kadar kısa ömürlü olmalıydı, sonra göl yine aynı durgunluğa, ben ise o özlediğim mutlak karanlığa kavuşacaktım. Nihayetinde ölüm, korkulacak bir son değil, çok uzun süredir açık kalan ve gözlerimi acıtan bir ışığı kapatmak kadar doğal geliyordu.