Berrak Gözyaşları
Gökyüzü bu gece her zamankinden daha ağır, ey Atlas. Omurgandaki o çatırtıyı artık kendi kemiklerimde duyuyorum; fakat senin sırtındaki dünyaydı, benimkisi ise uçsuz bucaksız bir boşluk.
Bir şehre en tepeden, Olimpos'un o karlı ve kibirli zirvelerinden bakmak, bir yere ait olmamanın en dürüst biçimiymiş meğer. Aşağıda, vadi tabanında insanlar birer karınca telaşıyla birbirine çarpıyor, kahkahaları bulutlara kadar yükseliyor ama hiçbir ses bu yüksekliğin mutlak sessizliğini delemiyor.
Ey Zeus, senin yıldırımların bile bu ıssızlığı bozmaya yetmiyor. Çünkü en büyük gürültü, insanın kendi içine düştüğü o derin kuyuda kopuyor. Her ışık bir hayatı, her pencere bir hikâyeyi temsil ediyor; bense o pencerelerin hiçbirinden içeri sızamayan, sadece camdaki yansımasını seyreden bir yabancıyım.
Sesim, ruhumun rutubetli duvarlarına çarpıp bana geri dönüyor. Ey Echo, senin o bitmek bilmeyen tekrarlarını şimdi çok iyi anlıyorum. Bir cümlenin sonunu getirememek değil mesele; mesele, cümlenin gidecek bir yerinin, çarpacak bir kalbinin olmaması.
Aramıza görünmez bir nehir çekilmiş sanki; siz hayatın neşeli kıyısında ellerinizi sallıyorsunuz, ben ise sandalcısı kaybolmuş bir kıyıda kendi gölgemi bekliyorum.
Ey tanrılar, yeraltının o soğuk sessizliğini neden bir korku masalı gibi anlattınız? Oysa insanın kendi içindeki o loş dehlizlerde, sadece kendi ayak seslerini duyarak yürümesi, pazar yerindeki o anlamsız uğultudan çok daha gerçek.
Avuçlarımda tuttuğum bu kimsesiz boşluk, bana bağışlanmış bir ceza mı yoksa tırnaklarımla kazıyarak kazandığım bir özgürlük mü, henüz bilmiyorum. Ama biliyorum ki; en uzun yolculuk insanın kendi içine yaptığıymış ve o yolda ne bir tanrı ne de bir kul elinizden tutuyor.
✾ Eylem D.