İlki İzmir Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi.
İkincisi ise Ansızca Mezarlığı.
Ne kadar güzel yerler değil mi... Bir insan doğum gününde başka nereye gitmek ister ki.
"Kolay gelsin." Diyerek girdiğim hastanede 7 yıldır gidip geldiğim için tanınıyordum maalesef.
Ezbere bildiğim merdivenleri çıkmış, sürekli geldiğim odaya tekrar girmeden önce derin derin nefesler almaya başladım.
Buraya sayısız gelişimdi ama hâlâ alışamamıştım.
Kapıyı tıklatarak içeri girdim.
"Baba." Darabalı pencereden dışarı bakıyordu, sanki yedi yılını, yedi kere gecen mevsimleri, yedi kere açan çiçekleri arıyordu.
Belkide yeryüzüne ait olanı değilde, gökyüzündeki kendine ait olan çiçeğini arıyordu.
"Ben geldim baba. Bak sana ne getirdim." Elimdeki iki pastadan birini açıp masaya koydum. Doğum günü pastamdı sözde.
"Bugün 20. Yaşıma girdim baba. Annemin yanına daha gitmedim sen mektup yazmak istersin diye önce sana geldim.
"Mine. Mine. Minem..." Her buraya geldiğimde mezarlığa, mezarlıktan da buraya gelirim çünkü uğruna deliren bir adamın içi dolup taşardı.
"Kağıt kalem getirim mi babam?"
"Ver, ver, ver. kağıt ver. kalem ver.
Mine, Mine, Mine, Mine, Mine...
Mine beni bekliyor, bekliyor, bekliyor, bekliyor.
Ben geldim, Mine ben geldim, Mine ben geldim, geldim ben Mine.
Nerdesin ne zaman geleceksin Mine, ne zaman,ne zaman, ne zaman?" Ellerini birbirine kenetlemiş, kafasını sağa sola sallayarak kağıdı vermemi bekliyordu.
"Kağıt, kağıt, kağıt." Babam... Annem, gözleri önünde öldüğünde böyle olmaya başlamıştı. Annemin haberini alınca bayılıp kriz geçirmiş, kırık ayağına rağmen ortalığı birbirine katmıştı.