Kadın, gözlerini yoğun kalabalığın üzerinde ağır ağır gezdirdi. Boğazı kurumuştu. Başı zonkluyordu, ruhuna kadar işlediği yorgunluk bedenini zorluyordu. Bir yudum su içti, derin bir nefes aldı ve sözlerine devam etti:
"İnsanlar boğazlanırken tarafsızlık diye bir seçenek yoktur. Ya kendi ellerinle ellerini bağlar, zulme seyirci kalırsın ya da zalimin karşısına dikilip mazlumun yanında yer alırsın. Çünkü zulüm, yalnızca onu uygulayanların eliyle büyümez; ona alışanların sessizliğiyle de güç kazanır. Vicdanın sustuğu yerde zalimler, kendine yeni yuvalar bulur.
Bugün insan hakları, ne yazık ki güçlü olana göre eğilip bükülen bir ayrıcalığa dönüştürülmüştür. Bunun adı insan hakları değil, çıkar siyasetidir. Adalet, kimin baskın olduğuna göre şekilleniyorsa, orada hukuktan da insanlıktan da söz edilmesi, çölde deniz aramak gibidir. Adalet beklemek ise kurbağaların vicdan üzerine nutuk çekmesini beklemekten farksızdır.
Bakıyorum da güldünüz... Neden?
Kurbağalar bana göre vırak vırak demiyor, vah, vah, vah diyor. Martılar da gökyüzünden insanoğlunun hâline kendi diliyle alay ederek lak lak ediyor."
Kadının sabrı tükenmişti. Bazı bakışlardaki ruhsuzluğu bütün çıplaklığıyla görüyordu.
Sesi daha da sertleşti:
"Hanımlar, omuzlarınızdaki tek ağırlık gerçekten saçlarınız mı? Bazılarınızın beni dinlemiyor oluşu, aslında kendi vicdanınızdan kaçışınızdır. Çünkü insan, yüreğini sızlatan hakikate uzun süre kayıtsız kalamaz. Kalıyorsa, kaybettiği şey yalnızca merhameti değil, insanlığıdır.
Bir gün hesap vereceğiniz soru, Nasıl rahat yaşadın? olmayacak. Size sorulacak olan, Zulüm gözlerinizin önünde yaşanırken sen neredeydin? olacaktır. O gün mazeretleriniz konuşmayacak; susturduğunuz vicdanınız konuşacaktır."
Devamı aşağıda