rizedeyim
her gelişimde nolur hemen eve dönelim diye ağladığım şehirdeyim
oflayarak yüz çevirip telefonuma döndüğüm dağlara uzun uzun bakıyorum ve kuş, dere seslerini duymak için kulaklık bile takmıyorum
neşeli türkülere eşlik etmek içimden geliyor
büyükşehirin gürültüsünden ve zaman akışından bile uzaklaşmaya ihtiyacım varmış, dağlar kafamı dağıtana dek bilmiyordum
buraya geldiğim gecenin sabahı hastanedeydim ve döndüğüm gecenin sabahı da hastanede olacağım
ama o kadar mutluyum ki.
çocukluğumdan beri yaylaya çıkmayı çok sevmişimdir ve ilk defa yanımda ailem yokken çıkıyorum şimdi, tam bu satırları yazarken
şehrin rutubetli havasına sövüyorum ama beni rahatlatıyormuş onu fark ettim dün
insanların içtenliği, hiçbir şey kanıtlama çabası olmaması, bir yere yetişmemeleri, sadece ecelleriyle yaşamaları, birbirlerine güzel aşklar ve heyecanlar sunmaları; hayattan tek beklentilerinin güzel bir yağmurla ektiklerinin bitmesi ve tanrının onu bereketli kılması olduğu...
tüm bunların içinde büyüdüğünde ne güzel olduklarını fark etmiyorsun. sanki koşuşturmaca yok. okuman, yetişmen gereken iş ya da okul yok, tek heyecanın karşı köydeki sevdiğinle ne zaman buluşacağın ya da bacınla kimin kızını dedikodu malzemesi yapacağın. aslında sanırım burada insanların ve samimiyetin ölmemesi mesele. hatların çekmemesi. insanın vaktini insanla ve doğayla geçirmesi. şehirde büyüsem de bu büyüyle etkileniyorum ben de bir şekilde.
ne zaman rizeye gelsem zaman sanki geçmiyor diye düşünürüm. aslına bakarsanız sebebi şehirden şehire zaman farkı olmasıymış. ankarada o iki saatte ilçeden merkeze anca gidersin ama rizede o iki saatte hem bahçeyi eker, hem hoçka diker, hem gelir temizlenir hem evi toplar hem arkadaşlarınla gider birkaç el okey oynarsın. zaman bile bereketli sanki.
hasta olduğumu bile unuttum burada
şehrim, ikinci evim
(bugün bana "şşt laz" diye seslenilmesinden rahatsızlık duymadım bu arada!)
yaşasın..