Hayatıma dönüp baktığımda, ne kadar gereksiz insanı içeri aldığımı fark ediyorum. Sanki kapımı kilitlemeyi unutmuşum da, içeri giren çıkan belli olmamış. Şimdi geriye sadece şu cümle kalıyor: Keşke hiç tanışmasaydım. Kurduğum dostluklar meğer kartondanmış; rüzgâr esti mi dağılan, yağmur görünce eriyen cinsten. Onlara ayırdığım vakit yüzünden, kendime en sadık olan şeyi, yazmayı, bir kenara itmişim. Kalemim susmuş, ben susturmuşum.
Sonra geçmişten biri çıkageldi. Eski sevgilim. Hiç utanmadan, hiç tereddüt etmeden, "En yakın kız arkadaşını seviyorum" dedi. Bunu bana söyleyip, bir de anlayış bekledi. Kelimelerin bu kadar kirli kullanılabildiğini o an anladım. Daha acısı, o "en yakın" dediğim insanla sanal bir oyunda tanışmıştım. Oyunu seviyordum, belki bu yüzden güvenmiştim. Kıza gerçeği söyledim. "Öyle bir şey olmaz" dedi. Başkasını sevdiğini söyledi. Ama yine de onunla arkadaş kalmaya devam etti. Bazı bağlar kopmaz; çünkü kopması gereken yerden değil, yanlış yerden bağlanmıştır.
Şimdi her şeyden uzaklaşmak istiyorum. Bir zamanlar sığındığım oyuna bile tahammül edemiyorum. Ekranı açmak midemi bulandırıyor. Yazmaya oturuyorum, kelimeler gelmiyor. Gelmeyince kendime kızıyorum. Her şeyi mahvettiğimi düşünüyorum. Sanki dokunduğum her şey çürüyor, sanki ben var olduğum yerde eksiltiyorum.
Yorgunum. Kırgınım. İçimde sürekli yankılanan bir boşluk var. Öyle bir boşluk ki, bazen "bitse de fark etmez" noktasına sürüklüyor insanı. Hayat, omzumda taşımak zorunda kaldığım bir yük gibi. Bıraksam ne değişir diye düşündüğüm anlar oluyor. Ve bu düşüncenin kendisi bile beni daha da yalnızlaştırıyor.