Bilinmezlik, insanın içine en sessiz ama en ağır çöken şeydir. Ne tam bir korkudur ne de umut. İkisinin arasında adını koyamadığın bir yerde durur. Bir yolda yürür gibi hissedersin kendini ne başı belli ne sonu. Geri dönmek istersin ama geldiğin yer de artık aynı değildir. İleri gitmek istersin ama her adımda “ya?” sorusu yapışır peşine. Ya yanlışsa, ya geç kalmışsam, ya hiç olmaması gereken bir şeyi bekliyorsam… Bu soruların cevabı yoktur ama ağırlığı gerçektir. Ve insan, cevabı olmayan şeyleri taşımakta en çok zorlanandır. Zaman geçtikçe alışırsın sanırsın. “Artık umursamıyorum” dersin belki ama bu sadece kabullenmenin farklı bir şeklidir. İçinde hâlâ bir yer küçük de olsa bir cevap bekler. Belki bir açıklama belki bir netlik ama gelmez. Ve o gelmeyen şey, zamanla senden bir parça alır. Ne olduğunu fark etmezsin başta biraz sabrın eksilir, biraz güvenin, biraz da kendine olan inancın. Bilinmezlik insanı ikiye böler aslında. Bir yanın “bekle” der, çünkü ihtimaller vardır. Diğer yanın “git” der çünkü belirsizlikte kalmak tükenmektir. Ve sen tam ortada kalırsın. Ne tamamen vazgeçebilirsin ne de gerçekten devam edebilirsin. Bu yüzden en çok da burada yorulursun. Karar verememekten değil, hiçbir kararın tam olarak doğru hissettirmemesinden. Ama belki de en ağır olanı şudur: İnsan bazen gerçeği öğrenmekten değil, o gerçeğin hayal ettiğinden daha basit olmasından korkar. Çünkü bilinmezlik, içinde ihtimal taşır ama gerçek, kesinliktir. Ve kesinlik bazen hayal kırıklığıdır. Bu yüzden bazı şeyler hep yarım kalır bazı sorular hiç sorulmaz bazı cevaplar hiç gelmez. Ve sen, tüm bunların içinde, kendi içinde bir sessizlik kurarsın. Dışarıdan bakıldığında sakinsindir belki ama içinde sürekli dönen bir düşünce vardır. “Bilsem her şey daha kolay olur muydu?” Ama cevap yine yoktur. Çünkü bazı şeyler gerçekten bilinmez kalır. Ve insan, bazen en çok bunu kabullenmek zorunda kalır.