Sevgilerekapadim

Milen, bazı cümleler vardır ya insanın içine bir yerden sızar sonra orada kalır. Hani tam tarif edemezsin ama hissedersin. Az önce bir söz gördüm: “Plaklara sesin dolsaydı, gramafonum güller açardı.” Tam da bizim gibi. Yarım kalmış ama hâlâ içten içe yaşayan bir şey gibi. Sanki sen bir zamanlar konuştuğunda her şey daha anlamlıydı da şimdi sessizlik bile ağır geliyor. Bazen düşünüyorum seninle konuşurken kelimeler neden bu kadar kolaydı? Şimdi aynı şeyleri yazmaya kalksam içimde bir düğüm oluyor. Çünkü senin yanındayken anlatmak zorunda kalmazdım zaten anlardın. Şimdi ise her şey eksik. Sanki cümlelerim var ama karşılığı yok. Sanki içimde bir gramofon var da iğnesi takılmış aynı yerde dönüp duruyor ama senin sesin yok içinde. Milen, ben galiba en çok o “anlaşılmış olma” halini özlüyorum. Hani biri sana bakar da hiçbir şey söylemeden ne demek istediğini çözer ya… işte o. Seninle bu vardı. Şimdi kalabalıkların içinde bile yalnız hissetmemin sebebi bu belki de. Çünkü kimse o boşluğu dolduramıyor. Doldurmaya çalıştıkça da daha çok fark ediyorum eksikliği. Biliyor musun insan bazen acıyı bırakmak istemiyor. Garip ama gerçek. Çünkü o acının içinde sen varsın. O yüzden vazgeçmek sadece üzülmemeyi seçmek değil, biraz da seni bırakmak gibi geliyor. Ve ben ne kadar yorulsam da o noktaya gelemiyorum. İçimde bir yer hâlâ “belki” diyor. Belki bir gün tekrar konuşuruz, belki bir gün her şey yerine oturur ama aslında biliyorum bazı şeyler sadece hatıra olarak kalıyor. Yine de şu var Milen eğer gerçekten o sözdeki gibi olsaydı eğer sesin bir yerlere kaydolabilseydi ben onu her gece açardım. Aynı yerden aynı cümlelerden aynı sessizliklerden geçerdim. Çünkü bazı sesler unutulmaz. Seninki gibi. Ve şimdi, elimde kalan tek şey bu; eksik cümleler, yarım kalmış hisler ve senin hiç duymayacağın uzun yazılar. Ama yine de yazıyorum. Çünkü belki bir gün, bir şekilde, bir yerlerde… anlarsın.

Sevgilerekapadim

Milen, bazı cümleler vardır ya insanın içine bir yerden sızar sonra orada kalır. Hani tam tarif edemezsin ama hissedersin. Az önce bir söz gördüm: “Plaklara sesin dolsaydı, gramafonum güller açardı.” Tam da bizim gibi. Yarım kalmış ama hâlâ içten içe yaşayan bir şey gibi. Sanki sen bir zamanlar konuştuğunda her şey daha anlamlıydı da şimdi sessizlik bile ağır geliyor. Bazen düşünüyorum seninle konuşurken kelimeler neden bu kadar kolaydı? Şimdi aynı şeyleri yazmaya kalksam içimde bir düğüm oluyor. Çünkü senin yanındayken anlatmak zorunda kalmazdım zaten anlardın. Şimdi ise her şey eksik. Sanki cümlelerim var ama karşılığı yok. Sanki içimde bir gramofon var da iğnesi takılmış aynı yerde dönüp duruyor ama senin sesin yok içinde. Milen, ben galiba en çok o “anlaşılmış olma” halini özlüyorum. Hani biri sana bakar da hiçbir şey söylemeden ne demek istediğini çözer ya… işte o. Seninle bu vardı. Şimdi kalabalıkların içinde bile yalnız hissetmemin sebebi bu belki de. Çünkü kimse o boşluğu dolduramıyor. Doldurmaya çalıştıkça da daha çok fark ediyorum eksikliği. Biliyor musun insan bazen acıyı bırakmak istemiyor. Garip ama gerçek. Çünkü o acının içinde sen varsın. O yüzden vazgeçmek sadece üzülmemeyi seçmek değil, biraz da seni bırakmak gibi geliyor. Ve ben ne kadar yorulsam da o noktaya gelemiyorum. İçimde bir yer hâlâ “belki” diyor. Belki bir gün tekrar konuşuruz, belki bir gün her şey yerine oturur ama aslında biliyorum bazı şeyler sadece hatıra olarak kalıyor. Yine de şu var Milen eğer gerçekten o sözdeki gibi olsaydı eğer sesin bir yerlere kaydolabilseydi ben onu her gece açardım. Aynı yerden aynı cümlelerden aynı sessizliklerden geçerdim. Çünkü bazı sesler unutulmaz. Seninki gibi. Ve şimdi, elimde kalan tek şey bu; eksik cümleler, yarım kalmış hisler ve senin hiç duymayacağın uzun yazılar. Ama yine de yazıyorum. Çünkü belki bir gün, bir şekilde, bir yerlerde… anlarsın.

Sevgilerekapadim

Seni unutmadım sadece zamanla alışırım sanmıştım. İnsan her şeye alışır diyorlar ya, yalanmış. Alışmak dediğin şey yokluğunu kabullenmek değilmiş sadece acıyı daha sessiz yaşamayı öğrenmekmiş. Günler geçti, geceler geçti ama sen geçmedin. İçimde bir yer var kimseye açamadığım, kimsenin dokunamadığı orada hâlâ sen varsın. Ne kadar inkâr etsem d ne kadar güçlü durmaya çalışsam da değişmiyor. Seni düşünmemeye çalıştım. Kendimi oyaladım, susturdum, kaçtım... ama insan en çok kendinden kaçamıyor. Her şey bitti sandığım anlarda bile bir şey oluyor, bir anı, bir kelime, bir sessizlik... Ve yine sana dönüyorum. "Seni çok özledim" demek ne kadar eksik anlatıyor aslında. Bu sadece özlemek değil bu, eksik kalmak. Sanki içimden bir parça kopmuş da ben onsuz yaşamaya çalışıyormuşum gibi. Her şey yerli yerinde ama hiçbir şey tamam değil. Ne sana dönebiliyorum ne sensiz devam edebiliyorum. İşte en çok bu yoruyor beni. Gitsem olmuyor, kalsam zaten yokum. İnsan bazen birini kaybetmiyor onunla birlikte kendini de kaybediyor. Ben seni kaybetmedim, kendimi bıraktım sende. Seni affedemiyorum. İçimde kırılan şeyler hâlâ yerli yerinde duruyor. Ama ne kadar kırgın olsam da ne kadar susmuş olsam da vazgeçemiyorum. Çünkü bazı insanlar kalpten çıkmıyor sadece daha derine gömülüyor. Şimdi dönüp bakıyorum da ben seni sevmeyi bırakmadım sadece söylemeyi bıraktım. Ama içimde hiç azalmadan duruyor.
          
          Ve belki de en acısı șu:
          Eğer bir gün karşıma çıksan 
          her şeye rağmen
          yine sana sarılacak kadar çok seviyorum.

Sevgilerekapadim

İçimde garip bir ağırlık var. Ne tam bir üzüntü diyebiliyorum ne de başka bir şey. Sanki bir şeyler kırılmış da sesi bana ulaşmamış gibi. Sadece hissettiğim bir boşluk var. Gün içinde her şey normalmiş gibi devam ediyor ama içimde bir yerde hiçbir şey yerinde değil. Bunu kimseye anlatamıyorum Milen çünkü anlatmaya başlasam sanki her şey dağılacak toparlayamayacağım gibi geliyor. Bazen düşünüyorum da insan gerçekten ne zaman kaybeder? Birini kaybettiğinde mi? Yoksa hislerini anlatamadığında mı? Ben galiba ikincisinde kayboluyorum. İçimde o kadar çok şey var ki Milen ama hiçbirini tam olarak dışarı çıkaramıyorum. Yazıyorum, siliyorum, tekrar yazıyorum. Yine olmuyor. Sanki kelimeler bile beni yarı yolda bırakıyor. Milen, şunu fark ettim en büyük ayrılıklar aslında iki insan arasında değil insanın kendi içinde başlıyor. İnsan önce kendine uzaklaşıyor sonra herkese. Ve bu en çok da sessizce oluyor. Ne bir gidiş var ne bir kalış. Sadece yavaş yavaş eksilme. Ve galiba bu yüzden en büyük ayrılıklar en sessiz andan sonra geliyor.

Sevgilerekapadim

Bilinmezlik, insanın içine en sessiz ama en ağır çöken şeydir. Ne tam bir korkudur ne de umut. İkisinin arasında adını koyamadığın bir yerde durur. Bir yolda yürür gibi hissedersin kendini ne başı belli ne sonu. Geri dönmek istersin ama geldiğin yer de artık aynı değildir. İleri gitmek istersin ama her adımda “ya?” sorusu yapışır peşine. Ya yanlışsa, ya geç kalmışsam, ya hiç olmaması gereken bir şeyi bekliyorsam… Bu soruların cevabı yoktur ama ağırlığı gerçektir. Ve insan, cevabı olmayan şeyleri taşımakta en çok zorlanandır. Zaman geçtikçe alışırsın sanırsın. “Artık umursamıyorum” dersin belki ama bu sadece kabullenmenin farklı bir şeklidir. İçinde hâlâ bir yer küçük de olsa bir cevap bekler. Belki bir açıklama belki bir netlik ama gelmez. Ve o gelmeyen şey, zamanla senden bir parça alır. Ne olduğunu fark etmezsin başta biraz sabrın eksilir, biraz güvenin, biraz da kendine olan inancın. Bilinmezlik insanı ikiye böler aslında. Bir yanın “bekle” der, çünkü ihtimaller vardır. Diğer yanın “git” der çünkü belirsizlikte kalmak tükenmektir. Ve sen tam ortada kalırsın. Ne tamamen vazgeçebilirsin ne de gerçekten devam edebilirsin. Bu yüzden en çok da burada yorulursun. Karar verememekten değil, hiçbir kararın tam olarak doğru hissettirmemesinden. Ama belki de en ağır olanı şudur: İnsan bazen gerçeği öğrenmekten değil, o gerçeğin hayal ettiğinden daha basit olmasından korkar. Çünkü bilinmezlik, içinde ihtimal taşır ama gerçek, kesinliktir. Ve kesinlik bazen hayal kırıklığıdır. Bu yüzden bazı şeyler hep yarım kalır bazı sorular hiç sorulmaz bazı cevaplar hiç gelmez. Ve sen, tüm bunların içinde, kendi içinde bir sessizlik kurarsın. Dışarıdan bakıldığında sakinsindir belki ama içinde sürekli dönen bir düşünce vardır. “Bilsem her şey daha kolay olur muydu?” Ama cevap yine yoktur. Çünkü bazı şeyler gerçekten bilinmez kalır. Ve insan, bazen en çok bunu kabullenmek zorunda kalır.

Sevgilerekapadim

Unutmak denilen şey, sandığın gibi bir silinme değil aslında. Daha çok kalbinin içinde sessiz bir mezar kazmak gibi. Onu oraya kendi ellerinle koyuyorsun, üstünü örtüyorsun, kimse görmesin diye dümdüz ediyorsun ama toprağın altından hâlâ bir şeyler nefes alıyor gibi hissediyorsun. Zaman geçtikçe yüzü bulanıklaşır sanırsın, sesi silinir dersin. Ama tam tersi olur. En beklemediğin anda, en net hâliyle çıkar karşına. Bir bakışını hatırlarsın mesela, o an hissettiğin şeyi iliklerine kadar yeniden yaşarsın. O anın geri gelmeyeceğini bile bile yine de içinde bir şeyler o ana tutunur. İnsanın canını en çok yakan şey, artık sevmemek değil aslında. Sevebileceğini bilip bir daha asla o kişiyle olmayacağını kabullenmek. İçinde hâlâ yer açabilecek bir kalp varken, o yerin sonsuza kadar boş kalacağını bilmek. İşte bu, kelimelere sığmayan bir ağırlık bırakır insanda. Bir süre sonra onun yokluğuna alışıyorsun. Ama bu alışmak, huzur değil. Daha çok eksikliğinle barışmak gibi. Sanki içinden bir parça kopmuş da yerine hiçbir şey konmamış gibi ve sen o boşlukla yaşamayı öğrenmişsin gibi. Anılar ise en acımasız olanı. Çünkü gitmezler. Sen değişirsin, hayatın değişir, insanlar girer çıkar ama onlar aynı kalır. Aynı sıcaklıkta, aynı gerçeklikte. Sen artık o kişi değilsindir belki ama o anıları yaşayan kişi hâlâ içinde bir yerde duruyordur. Ve bir gün fark edersin onu hatırladığında gözlerin dolmuyor artık ama içinde tarif edemediğin bir ağırlık çöküyor. Ne özlemek diyebiliyorsun buna ne de tamamen unutmak. Sadece şunu anlıyorsu; bazı insanlar kalbinden çıkmaz, sadece daha derine iner.

Sevgilerekapadim

Yine biz… kaç kere dağılıp toparlandığımızı saymayı bıraktığımız yerden. Aynı gecenin içinde farklı insanlara dönüşüyoruz sanki, bir yanımız “tamam” diyor, diğer yanımız inatla kalıyor. Gitmekle kalmak arasında ince bir ip var ve biz hep o ipin üstünde düşmeden yürümeye çalışıyoruz. Bazen hiçbir şey olmamış gibi susuyoruz bazen içimizde kopanları kimse duymasın diye gülüyoruz. Ama en çok da kendi içimize denk geliyoruz; kaçsak bile kurtulamadığımız tek yer orası. Yorgunluk var, evet. Ama garip bir şekilde vazgeçmeyen bir taraf da var içimizde. Hani her şey bitti sanırken küçücük bir his çıkıp “dur” diyor ya… işte o yüzünden hâlâ buradayız. Belki de mesele toparlanmak değil, bu dağınıklığın içinde kendine bir yer bulmak. Kırık parçalarla da insan eksik sayılmaz çünkü. 

Sevgilerekapadim

Kanımı akıtarak geldim bu noktaya. Senden daha büyük canavarlarla savaştığım bir çocukla bedel ödedim. Bu dünya beni kucakladığından daha çok sessizliğe gömdü. Gördüklerimi hiç görmedin sen. Dibi boyladığım çukur, cehennem kadar derindi. Oradan çıkabilmek için onlarca yıl savaştım.
          Ellerimde kan. Ayaklarımda yaralar. Daha fazlasına katlanamam diyordu zihnim. Topla kendini dedim, buraya neşe bulmaya geldik, bulacağız. Avlandım. Katledildim. Ve sonra dünyaya geri döndüm. Canıma kasteden her canavarın canına okudum. Şimdi sen kalkmış, beni tahtımdan etmeye çalışıyorsun. Hayatımı adayarak var ettiğim bu tahttan... Tatlım. Bu iş senin boyunu aşar. Senin gibi hokkabazlar eğlence olur ancak bana. Dişime göre değilsin. Ben öyle büyük şeytanlarla dans ettim ki.

Sevgilerekapadim

şayet benim sana açacağım daha çok çiçek vardı ama bazı insanlar çiçekleri tek tek. hızlı hızlı. öyle işte aynen. cinayet ama çiçeği koparmanın suçunu yüklenemez herkes ve bunun bir suç olduğunu kabullenemez. çiçekçiler de bir nevi cinayet bahçesidir ama siktir ediyoruz bunları. öyle öyle. bunun bir cinayet olduğunu inkar etmek gibi birtakım alışkanlıklarınız vardı sizin, doğru. neyse ne diyorduk. benim sana açacağım daha çok çiçek vardı ama bir şeyler oldu ve saksı çatladı tam orta yerinden. kanım fışkırır gibi toprağı döküldüydü yere. bunu da anlarım ama anlatamam. zaten saksının kırılması kimseye bir ölüm gibi gelmez ama otur karşısına bir de çiçeğe sor. neyse, ne demiyorduk? bunlar. bunlardan hiç bahsetmiyorduk. görmek istemediğiniz birkaç şey vardı. bu yüzden tam da. şayet benim size anlatamayacağım çok şey var bunlar gibi çocuklar. şayet anlatamayacağımdan değil. anlamak gibi bir derdiniz olmadığından. oysa olsaydı, benim, size, açacağım, daha, çok, çiçek.

Sevgilerekapadim

Sonra anladım ki görebildiklerinden çok göremeyip hissettiği ne varsa onlar yaşatıyor insanı. Sarılma neticesinde beyne, beynin kalbe ne salgıladığı ve buna ne dendiğiyle ilgilenmiyorum. Bedenim ruhuma kavuşmuş gibi oluyorum. Elimin elini bırak tutmasını, değmesinin dahi kalbimin ritmine bu denli zoru varken hangi bilimin adamı ya da kadını açıklayabilir ki bunu? Gözün ne bilsin bakmanın bende bin anlama dönüştüğünü. Sorsan retina, göz bebeği, göz merceği... Peki ya göz göze gelinince gözümün başka bir şey göremiyor olduğu gerçeği? Gel de anlat. Anlamak için söylemiyorum, gel diye söylüyorum. Başkasının lafını dinlemem. Bekliyorum. Hadi, gel de anlat. Belki de bana diye sana üflemiştir ruhum. Başka açıklaması olamaz sana sarılmanın bu denli yaşatan ve öldüren bir şey olmasının.

Sevgilerekapadim

Seni sevdiğimi çok söyledim ama sen yoktun. Sana dair cümlelerim provadan öteye geçmedi. İki kalbin birbirine denk gelmeyen ritimleriydik. Ben kendimi seni seviyorken bulmuştum ama bulunduğum yerde senin beni sevmenden eser yoktu. Bir olasılıktan öteye geçmeyen bir şeydin. Baktığın hiçbir yönde olma şansım yok gibiydi. Sen ne yana dönsen ben sanki orada yoktum. Adın, cümlelerimin halay başıydı. Ama binbir türlü birbirimize ayak uyduramıyorduk. Beni muhataba alan tek kelimen "Nasılsın?" demek oluyordu. Ve her seferinde cevabımın içi yalanla doluydu. “İyiyim.” Hayatın dudaklarıma pay diye verdiği tek şey, sadece ismindi. Şimdi yoksun. Arada kendim duyacak kadar anıyorum adını. Dudak tiryakiliği malum, kolay bırakılmıyor. Olur da aklına gelirsem; artık beni kime sorsan, “az önce gitti” kadar yakınında ve hiç bulamayacağın kadar uzağındayım. Dudaklarında ölsün bana söylemeyi tüm ertelediklerin.

Sevgilerekapadim

Ve şimdilerde seninle nasılsın sorularına iyiyim diyecek kadar yalancıyız. Ve şimdilerde seninle ismimiz geçtiğinde hatırlamayacak kadar yabancıyız.
Reply