Yazın sonuna yaklaşıldığı o serin akşamüstlerinden biriydi. Güneş, denizin üstünde yavaş yavaş erirken, balkonun en uç noktasında, denize en yakın yerde ayakta duruyordum. Burası benim evimdi. Yazları kaçıp geldiğim, herkesin benden bir parça unuttuğu ama benim her şeyimi hatırladığım o köşe.
Burası yüksekti; alt sokakların sesi bile buraya ulaşmazdı. Sadece rüzgarın uğultusu ve bazen balkon korkuluklarına konan martının sesi. Ama o gün hiçbir ses bana yetmiyordu. Çünkü onu bekliyordum.
Kim olduğunu bilmiyordum, ama içimdeki bir parça onu hep tanıyordu. Sanki çok eskiden kalma bir hikâyenin yarım kalmış satırı gibiydi o. Gözlerini hiç görmemiştim ama gelse, kalbim onu tanırdı, bundan emindim. Bütün gün onu bekledim. Ama gelen hep başkalarıydı.
Kapı her çaldığında kalbim çarpıyordu. Ama ya kardeşimdi, ya komşu kızı, ya da annem bir tabak meyveyle uğruyordu. Her defasında gülümseyip içeri buyur ettim, sohbet ettim, çay koydum. Ama içimde sürekli aynı cümle yankılanıyordu:
"Benim sevgilim nerede ya? Gelsin artık. Çok özledim."
Sonra bir an... Her şey durdu. Gün batmıştı, balkon karanlığa gömülmüştü ve ben onu beklediğimi unutmuştum. Tam o sırada, kapı hiç çalmadan açıldı. O geldi.
Hiçbir şey söylemeden yanıma yürüdü. Göz göze bile gelmedik önce. Ona kırgın gibi davranmak istedim. Sanki “Geç kaldın, ben seni beklemekten yoruldum” der gibi. Ama yapamadım.
Görür görmez, boynuna sarıldım. Uzun süre hiç ayrılmadım. Küçük küçük öptüm, kokladım. O da beni bırakmadı. Elleri belimdeydi, saçlarım rüzgârdan savrulurken kulağıma eğilip sadece şunu fısıldadı:
"Her gün evine uğradım. Sanki sen buradaymışsın gibi hissetmek için. Seni çok özledim."
O an zaman durdu.
Arkadaşlarımız geldi sonra. Etrafta kahkahalar, müzik, hafif bir kalabalık vardı ama biz hâlâ sarmaş dolaştık. Belki herkes vardı ama ben sadece onu hissediyordum. Çünkü orada ilk kez hiçbir eksik yoktu.
Kalbimde ilk kez tam bir huzur vardı. Birinin beni sevdiğini bilmenin, bana gelmeyi seçtiğini görmenin huzuru...