Karşımızda parlayan şehrin ışıkları arasında, günlerdir huzurlu hissettiğim ilk andı. Tüm bu karmaşanın içinde sade ve sessizdi her şey. Gözlerimi yanımda duran bedene çevirirken, zaten beni izleyen gözlerin içine dalmam uzun sürmedi. Asıl huzur, parıl parıl parlayan elalardı. Öyle güzeldi ki hayatım boyunca bakacağım hiçbir manzaranın yanına bile denk düşemeyeceğinin farkındalığı üstüme usulca çökmüştü; ama bu taşımaktan çekineceğim bir yük değil, aksine onsuz dengemi koruyamayacağım uzvumun bir parçası gibiydi.
Dudak kenarı hafifçe kıvrıldı. Eğilip kulağıma doğru, sesini gecenin serinliğine bulayarak fısıldadı:
"Neden manzarayı değil de beni izliyorsun?"
Gülümsedim.Cevabı belliydi ama konuşmak yerine elimi yüzüne uzattım. Parmak uçlarım, yeni uzamaya başlamış kirli sakallarının sertliğinde gezindi; sonra o uzun kirpiklerine dokundum. Sanki dünyadaki tüm kötülüklerden sakınmak ister gibi gözlerinin üzerine örülen o siperleri okşadım.
"Gözlerin şehrimin gece manzarası gibi; insan baktıkça hiç güneş doğmasın istiyor. Karanlıkta kaybolmak, aydınlığa hiç çıkmamak istiyor..."
Başta ufak bir kıvrım olan gülüşü büyüdü o tanıdık ama her seferinde içimi titreten kıvrıma dayanamayıp küçük bir buse bıraktım. İkimiz de sanki felaketin kopacağını bilsek de görmezden geliyorduk. Elimizden hiçbir şey gelmeyeceğini, kurduğumuz bu kırılgan dünyanın altüst olacağını, belki de bir sonraki nefesimize vaktimiz kalmadığını seziyorduk. Ama bizi asıl rahatlatan da bu çaresizlikti sanki.
Bu kadar uzun süredir savaş içindeyken zorlukla bir sevda çiçeğini büyütmüştük. Şimdi bu dinginlikte nasıl severdi insan, bilmiyorduk. Belki de bu yüzdendi bu boşvermişliğimiz.İhanetler olmadan, kavgalar, silahlar olmadan, sadece Ilgaz ve Boran olamadan o çiçeği nasıl büyütecektik hiç öğrenememiştik. Buna fırsatımız da olmayacaktı belki. Çünkü biz tablonun çizilmeyen tarafında olanlardık ve fark edilmediğimiz sürece orada diğerlerini izleyerek yaşayacaktık.