Güneşin çekildiği, gölgelerin uzayıp ruhundaki o zifiri karanlıkla birleştiği o tekinsiz saatin içindeyiz; karşımda duruyorsun ve varlığın, ciğerlerime dolan ama soluğumu kesen bir duman gibi genzimi yakıyor. Sana bakarken, içimde yılların biriktirdiği o devasa nefretin şahlanışını hissediyorum; kırılan onurumun, hiçe sayılan emeklerimin ve her gece tavanı izlerken kurduğum o intikam senaryolarının soğuk uğultusu kulaklarımda çınlıyor. Seni mahvetmek, seni o ulaştığın zirvelerden indirip kalbimdeki o harabeye hapsetmek için yanıp tutuşuyorum; öyle bir nefret ki bu, parmak uçlarımda kıvılcımlar çaktırıyor, adını her andığımda dilimde paslı bir metal tadı bırakıyor. Seni yeryüzünden silmek, senin bana verdiğin her acının bedelini sana bin katıyla ödetmek istiyorum; çünkü sen benim içimdeki o masum çocuğu kendi ellerinle gömdün.
Ancak tam o anda, nefreti bir kırbaç gibi yüzüne şaklatmaya hazırlandığım o saniyede, gözlerinin en derinindeki o çocuksu çaresizliği, dünyadan yorgun düşmüş o titrek bakışını görüyorum ve bütün evren bir anlığına buz kesiyor. İçimdeki o gaddar cellat, elindeki baltayı usulca yere bırakıyor; çünkü omuzlarının çöküşü, benim dünyamın yıkılışı demek. Sana duyduğum bu devasa öfkenin hemen altında, seni her türlü kötülükten, hatta bizzat benim kendi nefretimden bile korumak isteyen o iflah olmaz aşık pusuda bekliyor. Seni yok etmek için uzanan ellerim, bir bakmışım ki senin yüzündeki o yorgun çizgileri silmek, seni dünyanın bütün gürültüsünden koparıp kendi sessizliğimde saklamak için titriyor.
Sana karşı bilenmiş bir kılıç kadar keskinim ama o kılıcın seni inciteceği düşüncesi, bizzat benim göğüs kafesimi parçalıyor. Seni hem sonsuza dek terk etmek, bir daha adını bile anmamak istiyorum; hem de dizinin dibine çöküp "Geçti, ben buradayım" diyerek seni bu acımasız hayattan kaçırmak... Kendi celladına siper olan bir kurban gibi, seni mahvetmeye yemin edip sonra o yemini senin tek bir gülüşün uğruna ateşe veriyorum.