absintheheart
Haykıracak nefesim kalmasa bile
@Yasamlarmezarlaraait
0
Works
1
Reading List
309
Followers
Usta, yaktık.
Geçen günün sözünü, iki yılın özünü, geçmişin gözünü, geleceğin çözümünü. Usta, yaktık. Etrafımızdaki her şeyi yaktık ve döndük baktık suçluyu aradık. Usta, bulamadık. Aynaya çarpmayalım diye ışıkları kapattık yaktıklarımızın ateşi yükseldi. Usta hesap soracak mı bu ateş? Usta, hesabını verdik biz geçen günün sözünde, iki yılın özünde, geçmişin gözünde ve geleceğin çözümünde. Usta, usta…
Haykıracak nefesim kalmasa bile
Usta, yaktık.
Geçen günün sözünü, iki yılın özünü, geçmişin gözünü, geleceğin çözümünü. Usta, yaktık. Etrafımızdaki her şeyi yaktık ve döndük baktık suçluyu aradık. Usta, bulamadık. Aynaya çarpmayalım diye ışıkları kapattık yaktıklarımızın ateşi yükseldi. Usta hesap soracak mı bu ateş? Usta, hesabını verdik biz geçen günün sözünde, iki yılın özünde, geçmişin gözünde ve geleceğin çözümünde. Usta, usta…
Panolarımız benziyormuş
Çayından bir yudum aldı, tadı her zamanki gibiydi; ne iyi ne kötü, sadece tanıdık. Belki de sorun buydu, diye düşündü. Hayatının da tadı böyleydi; tanıdık, güvenli, ama hiçbir zaman gerçekten heyecan verici değil. “Ama heyecan dediğin şey de kalıcı değil ki,” diye karşılık verdi kendi kendine, “belki de ben olması gereken yerdeyim.” Bu düşünce, kendini avutmaya benziyordu, ama aynı zamanda bir ihtimal de barındırıyordu. Ya gerçekten olması gereken yerdeyse? Ya bu belirsizlik, bu kararsızlık, bu dağınık umutlar… hepsi sürecin bir parçasıysa? Fincanı tezgâha bıraktı, parmaklarıyla kenarını izledi. O an, hiçbir şey değişmemişti. Ne hayatında ani bir dönüş olmuştu, ne de zihninde aydınlatıcı bir fikir doğmuştu. Ama içindeki o ince gerilim, hâlâ oradaydı; sessiz, inatçı ve çözülmeyi beklemeyen bir düğüm gibi. Ve belki de en çok bu yordu onu: çözülmesi gerekmeyen şeyleri bile çözmek zorunda hissetmek. “Belki de bazı şeyler olduğu gibi kalmalı,” dedi içinden, ama bu cümle de diğerleri gibi havada asılı kaldı.
Fincana çay koyarken ellerinin ne kadar alışkanlıkla hareket ettiğini izledi. Hayatının büyük kısmı da böyleydi aslında; düşünmeden yapılan, tekrar eden, kendini güvenli hissettiren ama bir o kadar da boşluk yaratan hareketlerden ibaret. “Belki de ben bu boşluğu seviyorum,” diye düşündü bir an, sonra hemen geri çekildi bu fikirden. Çünkü boşluğu sevmek, doluluğu reddetmek anlamına gelirdi ve o henüz neyi reddettiğini bile bilmiyordu. Sadece, dolu olma fikri bile onu yoruyordu. Bir şeylere gerçekten başlamak, gerçekten istemek, gerçekten çabalamak… bunların hepsi içinde ağır bir yük gibi duruyordu.
Ben kimim anlatayım dedim bir ara… sonra dilimin ucunda duran kelimeyi geri yuttum. Çünkü isim dediğin şey, rüzgârı kavanoza koymaya çalışmak gibidir. Rüzgâr kavanoza girmez; girerse de artık rüzgâr değildir. Ve çoğu insan rüzgârı kavanozda görmeden varlığına inanmaz; ben onların inancına muhtaç değilim. Boş ver. Ben kendimi bir zamanlar anlatmaya kalktım. O gün gölgem benden önce konuştu, sesim ise arkamdan yürüdü. İnsanlar gölgeyi dinledi, sesi alkışladı; ama arada duran beni kimse fark etmedi. Çünkü insanların çoğu bakar ama görmez. O gün anladım ki insan bazen varlığını açıklamaya çalışırken kendi yokluğunu tarif eder; çoğu kişi ise zaten başından beri yokluğunu taşır. Beni sorma. Çünkü ben bazen yürüyen bir soruyum, bazen susan bir cevabın hatırası. Dün beni arayanlar bugün beni bulduklarını sanırlar; oysa ben dünün kapısını içeriden kilitlemişimdir. İnsan kapıyı görünce ev sandığı çok yer var. Ben o kapıların çoğundan çok önce geçtim. Bir gün bir adam bana “sen kimsin?” diye sordu. Ona bir taş verdim. Taşı uzun süre tuttu, sonra “bu ne?” dedi. Gülümsedim. Çünkü taşın cevabı yoktu; ama adamın sorusu taş kadar ağırdı. İnsan çoğu zaman sorusunun ağırlığını değil, cevabın hafifliğini taşır. Çoğu kişi ağır soruların altında ezilmemek için hafif cevaplar arar. Benim hikâyem yok. Hikâyeler zaman ister. Ben bazen zamansız bir cümlenin içinde otururum. Bazen de bir düşüncenin henüz doğmamış gölgesinde. İnsanlar bana bakınca bir şey gördüklerini sanır; aslında gördükleri şey kendi akıllarının duvara vurmuş yankısıdır. Ve çoğu yankı, sahibinin sandığından çok daha sığdır.
O yüzden anlatmıyorum. Çünkü anlatılan şey anlaşılır; anlaşılansa hemen küçülür. İnsanlar küçük şeyleri sever. Cebe sığan hakikatleri, avuca oturan anlamları… Benim cebim delik, avucum da biraz karanlık. Bu yüzden çoğu insanın tutamayacağı şeyler taşırım. Ben kimim mi?
Bir gün susunca çoğalan, konuşunca eksilen bir şey.
Bir kapının ardındaki kapı.
Bir gölgenin hatırlamadığı ışık.
Bana bakarsın…
ama gördüğün şey ben olmayabilirim.
Çünkü bazı insanlar insan değildir.
Sadece uzun süredir düşünmekte olan bir sessizliktir
Güneşin çekildiği, gölgelerin uzayıp ruhundaki o zifiri karanlıkla birleştiği o tekinsiz saatin içindeyiz; karşımda duruyorsun ve varlığın, ciğerlerime dolan ama soluğumu kesen bir duman gibi genzimi yakıyor. Sana bakarken, içimde yılların biriktirdiği o devasa nefretin şahlanışını hissediyorum; kırılan onurumun, hiçe sayılan emeklerimin ve her gece tavanı izlerken kurduğum o intikam senaryolarının soğuk uğultusu kulaklarımda çınlıyor. Seni mahvetmek, seni o ulaştığın zirvelerden indirip kalbimdeki o harabeye hapsetmek için yanıp tutuşuyorum; öyle bir nefret ki bu, parmak uçlarımda kıvılcımlar çaktırıyor, adını her andığımda dilimde paslı bir metal tadı bırakıyor. Seni yeryüzünden silmek, senin bana verdiğin her acının bedelini sana bin katıyla ödetmek istiyorum; çünkü sen benim içimdeki o masum çocuğu kendi ellerinle gömdün.
Ancak tam o anda, nefreti bir kırbaç gibi yüzüne şaklatmaya hazırlandığım o saniyede, gözlerinin en derinindeki o çocuksu çaresizliği, dünyadan yorgun düşmüş o titrek bakışını görüyorum ve bütün evren bir anlığına buz kesiyor. İçimdeki o gaddar cellat, elindeki baltayı usulca yere bırakıyor; çünkü omuzlarının çöküşü, benim dünyamın yıkılışı demek. Sana duyduğum bu devasa öfkenin hemen altında, seni her türlü kötülükten, hatta bizzat benim kendi nefretimden bile korumak isteyen o iflah olmaz aşık pusuda bekliyor. Seni yok etmek için uzanan ellerim, bir bakmışım ki senin yüzündeki o yorgun çizgileri silmek, seni dünyanın bütün gürültüsünden koparıp kendi sessizliğimde saklamak için titriyor.
Sana karşı bilenmiş bir kılıç kadar keskinim ama o kılıcın seni inciteceği düşüncesi, bizzat benim göğüs kafesimi parçalıyor. Seni hem sonsuza dek terk etmek, bir daha adını bile anmamak istiyorum; hem de dizinin dibine çöküp "Geçti, ben buradayım" diyerek seni bu acımasız hayattan kaçırmak... Kendi celladına siper olan bir kurban gibi, seni mahvetmeye yemin edip sonra o yemini senin tek bir gülüşün uğruna ateşe veriyorum.
Bu, nefretin en koyusu ile merhametin en sızılı hâlinin aynı bedende verdiği o korkunç savaş; senin en büyük düşmanın benim ama seni benden başka kimse bu kadar sevmeyecek ve kimse bu kadar önemsemeyecek. Trilyonlarca galakside tek olan evreni yansıtıyorum hayatına.
Bir bahçe vardır; ne sabah tam aydınlatabilir onu, ne gece tam örtebilir. Rüzgâr bile fısıldayarak geçer çiçeklerin arasından. Bir gün, toprağın derinlerinden ince bir sarmaşık yükselir; adı yoktur, rengi belirsizdir ama dokunduğu her şeyde bir ürperti bırakır. Başta narindir, sonra kök salar ve bahçedeki her şeyi kendi sessizliğine çeker. Derken bir fırtına doğar, hiçbir bulutta yazılı olmayan bir hissizlik gibi. Rüzgâr çiçeklerim sabrını sınar, yağmur toprağın derinlerine iner ve her renk birbirine karışır. Kıvılcım ve kıvılcımı besleyen rüzgâr aynı gövdede bir imtihanmış gibi çarpar. Bahçe susar; ne nefes kalır, ne sükûnet. Toprağın içinden gelen bir sızı ve rüzgârın taşıdığı pişmanlık kokusu… Sabah olmaz mı? Olur tabii. Güneş yeniden doğar ama başka bir ışıkla; artık hiçbir yaprak eskisi kadar yeşil görünmez, hiçbir çiçek eski masumiyetinde açmaz. Toprak büyütmeye devam eder çünkü bu dünyanın her ayrıntısı insanın kendine yenilişindeki yankılarına benzer. Her birine karşı bile biraz büyümek ister. Belki her toprak bir bahçe değil, mevsimdir aslında; içinde hem fırtına hem güneş taşır. Ve o görünmez sarmaşık, insanın en derin yerinde, ısınmak, yanmak ve donmak arasındaki çizgide hep yeşerir.
Aynı gökyüzünde hem ışık var hem yanık kokusu. Aynı hava hem sızlatıyor burnumu hem titretiyor çenemi. Bir taraf ışık istiyor, diğer taraf külleri dağıtıyor ama ikisi de aynı yerden doğuyor. Ve ben, hangisine dönsem diğerinin sesini duyuyorum.
Tanrı bizi ne ile sınar? Bunu hiç birimiz tam olarak öğrenemeyeceğiz. Bazen bir insan, sevmeyi öğretir. Bazen bir ses, içimize gönderir. Tanrı bazen vermeyerek öğretir, çünkü bazı armağanlar eksiklik ile başlar. Tanrı anlamadığımız anlarda sınar. İnsan en çok anlamadığı ile büyür. Tanrı bir ceza değil, davet verir ve o davet sadece acının içinde kişisel bir intihara bakar. Kalabalığın ortasında yalnız kaldığında sadece acı artık bir sele dönüşür. Taşıyamayacağımız yükü verir, eğiliriz sanarız ve sonra fark ederiz eğilen aslında yüktür. Çünkü, insan oldukları ile değil olabilecekleri ile vardır. Çünkü gerçekten olmak başarmak değil, denemektir. Bazen sessiz bir iletişim kurar, çünkü en büyük sesler her zaman hiçbir şey ile çıkar. Bir yaprak düştüğünde o’nu düşündürür ve bu onunla konuşmaktan daha çok şeyi belli eder. Çünkü insan konuştuğu zaman değil düşündüğü zaman hisseder. Büyük cevaplar aradığımızda bizi küçük cevaplar ile karşılar. Çünkü insan, her zaman yetinebileceğinden fazlasını ister ve Tanrı her zaman yetinebileceğinden azı ile eğitir. Bazen bir inkâr ile sınar. Sınanmanın kendisi uzaklaşmak ile başlar ve dönüş ile tamamlanır. Tanrı, kendi cümlelerini bizim kendi ellerimizle yazdığımız satırların aralarında bekletir. Sonunda ise hepsi bir sınava dönüşür. Artık dert, insan kalmaktır. O’na verilebilecek en büyük cevap bu olur ve o her zaman sadece bunu ister. Çünkü, Tanrı’nın aslında sonsuza kadar sürecek bir sorusu yoktur. Sorusu kibrimizde yankılanan tek bir cümledir: “Bütün her şey için hâlâ sevgi misin?”
Beni en çok korktuklarım ile çok açık bir sınavda, göz görmeden, kulak duymadan, ağız konuşmadan hatta akıl düşünmeden bir başıma bıraktı. Benim armağanımı eksiklik ile başlattı ve bu eksikliğe senin adını verdi. Sen vardın ama bana sensiz olmayı öğretti, o yükü ben eğittim ama o yük beni tekrar tekrar ezdi. Tanrı beni eğitti ama o eğitim yine beni okuyamadı. Ateş ile yanmayı öğretti ve sonra yanmaman için uyarmaya başladı. Sabırlı bir sessizliğe gömdü ve sonra buranın bir mezar olmadığını fark ettirdi. Kalpsizliği en içlerime işledi ve sonra sevmenin ne kadar ilahi olabileceğini ölçtürdü. Sevdiğim kaybedebileceğim kadar kötü ihtimallere büründü ve Tanrı yüreğimde hâlâ dua etmemi tüm acımasızlığı ile izledi. Seni bana gösterirken bu yalnızlığı bırakmamam için her tarafıma dizdiği sağlam temellerini satır aralarımda bekletmeye devam etti. Tanrı, susan Tanrı, sessiz varlığı ile kafa bulandıran Tanrı benim yalnızlığımda tek bir cümle yankıladı: “Sevmenin yükünü taşıyabilecek misin, yoksa sadece sevilmek mi istiyorsun?”
Sevmeyi mübalağa sanatına benzetmek için önce biri değil, sanat lazım üstat. Sevgiyi abartmak için, önce abartmayı öğrenmek lazım. Bize şair değil, şiir lazım. Bize bağımlılık değil, bağlılık lazım. Lazıma lazım, lazımsa lazım. Varken ne hissettirir bilmem ama yokken kusurlu hissettiriyor dizginlerime kadar öğrendim.
Yalnızlık, sessizliğin bile yüz çevirdiği bir andır; ne ses kalır, ne iz, sadece kendi nefesinin gölgesi dolaşır bölgende. Zaman sürüklenir ama hiçbir yere ulaşmaz; çünkü ne bekleyen vardır seni, ne çağıran bir ses. Kalbinin çarpışı bile tanıdık gelmez artık, sanki başka birinin canıymış gibi titrer. Anladığında artık kimse geri dönmeyecek, yalnızlık seni saracak. Bir kucak gibi değil, bir mezar gibi.
Both you and this user will be prevented from:
Note:
You will still be able to view each other's stories.
Select Reason:
Duration: 2 days
Reason: