Zafer gece vardiyasından çıktığında saat 04:36’ydı.
Hava soğuktu.
İstanbul’un o saatleri… sanki şehir uyumuyor değil de, nefesini tutuyordu.
Kulübeden çıktı, kapıyı kilitledi. Anahtarı cebine koyarken otomatik yaptı her şeyi. Düşünmeden.
Bu saatlerde düşünmek iyi değildi.
Otobüs durağına yürüdü.
Sitenin dış kapısından çıkar çıkmaz dünya değişmiş gibi hissediyordu. İçeride düzen vardı. Kurallar, kameralar, çizgiler…
Dışarıda ise hiçbir şey kontrol altında değildi.
Durağa vardığında kimse yoktu.
Zaten olması da garipti.
Bir süre duvarın kenarına yaslandı.
Telefonunu çıkardı, bakmadı bile. Sadece elinde tuttu.
Sonra ayak sesleri duydu.
Düzenli değildi.
Hızlı da değildi.
Sanki biri yürümüyordu da… sadece yaklaşıyordu.
Zafer başını kaldırdı.
Bir kadın vardı.
Durağa doğru geliyordu.
Montu inceydi. Saçları dağınık ama umursamazdı.
Gözleri yorgun görünüyordu ama bakışı netti.
Zafer istemsizce onu izledi.
Kadın geldi, durağın diğer ucuna oturdu.
İkisi arasında mesafe vardı ama sessizlik aynıydı.
Kadın telefona bakmadı.
Zafer de bakmadı.
Bir süre hiçbir şey olmadı.
Sonra kadın konuştu:
“Gece vardiyası mı?”
Zafer hafif başını çevirdi.
“Evet.”
Kadın kısa bir gülümseme verdi.
“Belli.”
Zafer cevap vermedi.
İnsanlar genelde burada konuşmayı bırakırdı.
Ama kadın bırakmadı.
“Zor mu?” dedi.
Zafer omuz silkti.
“Alışılıyor.”
Kadın başını hafif yana eğdi.
“Siz alışıyorsunuz ama hayat değişmiyor.”
Bu cümle garipti.
Basit ama fazla netti.
Zafer ilk kez kadına tam baktı.
“Ne demek istiyorsun?”
Kadın omuz silkti.
“Hiç. Sadece… insanlar aynı şeyi yapıp farklı sonuç bekliyor.”
Zafer cevap vermedi.
Çünkü bu cümleye cevap verilmezdi.
Ya geçilirdi… ya da düşünülürdü.
Otobüs ışığı uzaktan göründü.
Ama kadın otobüse bakmadı.