"Jungkook," dedi, kamerasını yavaşça göz hizasına getirirken. "Jeon Jungkook."
Klik. Deklanşör sesiyle birlikte sanki büyü bozuldu ve caddenin tüm gürültüsü kulaklarıma geri döndü. Ama artık o gürültüyü umursamıyordum. Etrafımızdaki neon ışıkları şimdi sadece ikimizin etrafında dönen birer yıldız kümesi gibiydi.
Jungkook kamerayı indirdi, ekrandaki fotoğrafa bakıp memnuniyetle gülümsedi. Ardından bakışlarını yeniden gözlerime dikti. Cebinden küçük, üzerinde minik bir yıldız olan gümüş bir anahtarlık çıkardı ve benim avucuma bıraktı."Bunu bugünkü fotoğraf çekimimde bulmuştum, sanki sahibini arıyor gibiydi," dedi gözlerimin içine bakarak. Parmakları tenime değdiği an, bileklerimizdeki o sıfırlanmış sayaçlar pembe bir ışıkla mühürlendi. "Ve sanırım bugün senin doğum günün, Park Jimin. Saatime bakılırsa, evren bana en büyük hediyeyi tam zamanında verdi."
Avucumdaki gümüş anahtarlığın sıcaklığına ve karşımda duran bu çocuğun gözlerindeki parıltıya baktım. Hayatım boyunca bozuk sandığım, nefret ettiğim o sayaç; bana hayatımın en kusursuz saniyesini bahşetmişti. Gözlerimi kısan o meşhur, samimi gülümsememin yüzüme yayılmasına izin verdim. "İyi ki doğdum," dedim, sesim ilk defa bu kadar emin ve huzurlu çıkıyordu. "Ve iyi ki bana çarptın, Jungkook."Neon ışıklarının altında, zamanın artık bizim için hiçbir öneminin kalmadığı o caddede, ilk adımlarımızı birlikte yürümek üzere yan yana geldik. Arkamızda akan dünya hızla geçip gidiyordu ama bizim zamanımız, tam da olması gereken yerde, birbirimizde durmuştu. Öhm öhm zillim benim için de zaman seni tanıdığım zaman sıfırlandı senden öncesi önemini yitirdi çünkü ruhum kendi ruh ikizini bulmuştu <3