birkaç gün önce çengelköyde yürürken laylayı düşündüm. doğu ve ikranın ilk takıldığı zamanlar, doğu’nun çengelköydeki villa yalısında takılıyolardı. ikra her yere otobüsle gidip gelen bi öğrenci o zamanlar. doğu’nun ona gösterdiği şeyleri kendisi için çok fazla buluyor, aşağılık kompleksine giriyor, doğudan nefret ediyor ve sunulan hiçbir şeyi istemiyor. kendisi çalışıp metrobüsle işe gidip gelmek ve bir hayal kurmak istiyor. ütopyaya bak amk… ne saçmalamışım lan ben diye çok uzun düşündüm.. doğu holding sahibi, 193 boyunda, yakışıklı, başarılı, zengin, ünlü, çalışkan, kadınların uğruna ölüp bittiği bir beyaz atlı prens. ikra götü boklu bir üniversite öğrencisi. garson. ve doğuyu istemiyor. doğu da bu kız benim olmazsa diye korkudan geberiyor ve kızı kaçırıyor. cidden ne kadar imkansız ve ütopik. kendime inanamıyorum amk. o evlerin kapısına bakarken kapısından ötesini, ötesindeki hayatları hayal dahi edemeyen ben ne cüretle böyle bir kurgu yazmışım. gerçekten büyük cesaret. benimle dalga geçmediğiniz için size de teşekkür ediyorum. aslında dalga geçilmesi gereken çok fazla bölüm var bu kitapta. öncelikle doğu gibi bir adam yok asla olamaz. hadi böyle muhteşem bir erkek varoldu, asla ve asla ikra gibi toksik mental sorunları olan bi asalağı istemez.
yine de yazdığım her an, her hayal, her sahne güzeldi. hissederek yazdım. yazarken yaşadım. dibine kadar. bu yüzden pişman değilim. hatta bazen arabada arka koltukta giderken kendimi ikra olarak hayal ediyorum. doğu ve ikra istanbulda buralarda hep gezdiler şuralarda yaşıyorlar falan diyorum kafamın içinde. hala varlar. hala bir şeyler yaşayarak nefes alıp hayatlarına devam ediyorlar bende. hep edecekler.
bunları yazmak istedim. içimden geldi. sizi de çok özledim…