göğsüne doğrultulmuş bir silah gibi, sana beni bul demiştim. kayboldum, kaybolduğum o yerde çürüyorum. içimde kesif bir koku, onu takip et, demiştim. çoktan her şeyden kestiğim ümidimle, senin ellerine duyduğum mesnetsiz bi' güvenle, çöktüm mü yığıldım mı tam olarak bilmeden öylece seni bekledim. bana, beni her şeyin ardında hep bulurmuşsun gibi mi bakmıştın acaba? dünya üstüme yedi kat toprak atsa, tüm ışıklar sönse, sesim kısılsa, başım dönse, kalbim bin parçaya bölünse, her parçasını bulup buluşturup bir araya getirir gibi mi bakmıştın?beni yeniden sağaltır, beni bir sokak köpeği mutsuzluğundan çekip çıkarır, bana sendelemeden yürümeyi en baştan öğretir gibi. ne vardı o bakışta sahiden tam olarak. bana ne söylemişti gözlerin, ya da ben ne söylediğine ikna etmiştim kendimi? beni karınca yuvalarında, ağaç kovuklarında, ters dönmüş sandalların altında, beni bir yunusun karnında, kuyuların, ateşlerin ortasında arayacağına, her koşulda ardıma düşeceğine, rengimi bir senin bildiğine mi? yerde bile irtifa kaybediyorken beni alıp kuşların sırtında babilin asma bahçelerine taşıyacağına mı kani olmuştum? kanımda renkli bilyeler mi yuvarlandı, çocukluğum mu uyandı uykusundan sen öyle bakınca? çukurumu mu sezmiştin, tümseğimi mi o akşam? herkes neşeliydi, bir düğün türküsü gibi. sen boşluğa dalan gözlerimi havada kapmıştın. gözümün yaşını kimselere sezdirmeden ter gibi silerken görmüştün beni. yorgun bir balık olduğumu, artık kendimi akıntıya bıraktığımı, bezgin bozgun olduğumu, neredeyse boğulduğumu. suyun soğukluğunu. oracıkta anlamış gibi baktın. yılgınlığımın başını okşadı gözlerin. bana unutulmuş kadim dualar fısıldadı sanki, şifalı otlar, onlardan macunlar, merhemler taşıdı. taş köprüler kurdu dünyayla ellerim arasına. ya da bir uçurtmanın ipini bağladı bileğime handiyse. her ne yaptıysa işte, mahir bir sihirbaz gibi bi' el çabukluğuyla beni çekip çıkaracakmışsın gibi hissettirdi. yanım, yönüm, yörem olurmuşsun, kayıplığımı, mahcupluğumu bitirirmişsin gibi.