her odasında hayatın coşkuyla yankılandığı, duvarlarına neşeli hatıraların asıldığı o kalabalık evin kapısından içeri sızan tek şey, ancak benim gölgem olur. başkalarının ellerinde rengârenk boyalarla şekillenen bir tablo varken, ben o tuvalin hiç boyanmamış, bomboş ve unutulmuş kenarındaki tahtayım. onlar birbirine sımsıkı sarılmış bir ormanın dalıyken, ben rüzgârın kökünden söktüğü, topraksız kalmış kuru bir yaprağım. herkesin sesinde yankı bulan o güzel ezgiler, bana çarpıp sessiz bir duvara çarpar gibi yere düşer. bir başkasının hikâyesinde başrolken, kendi hayatımın sahnelerinden bile kovulmuş gibiyim. güneşin doğduğu günlerde bile üzerime sinen o yalnızlık ayazı, ruhumun tenhasına öyle bir kuruldu ki biri bana sevgiyle baksa, o bakışı bile bir serap sanıp ürküyorum. anlıyor musun? ne olur anlama, dokunma bu enkazıma... acının kime nasıl sığındığını görsen, kendi yüreğinin sesine ağlarsın.