istersen ışığı kapatma, yarım kalsın odanın aydınlığı, ben karanlıkla pazarlık etmeyi biliyorum, koltuğun bir köşesine kayarsın, ben diğerine, aradaki mesafe bir cümle kadar ince olur, konuşmayız belki ama suskunluk ağır gelmez, bu akşam küçük şeyleri büyütmeden geçebiliriz, mesela cebimde kalan son şeyi düşünmeden uzatırım sana, adı önemli değil, zaten çoğu şeyin adı gereğinden fazla ciddiye alınıyor, biz biraz daha hafifinden gidelim, dışarıda bir yerlerde hızlı giden bir şeyler vardır mutlaka, biz yetişemesek de yönümüzü ona çevirmek yeter bazen, çünkü niyet dediğin şey var ya, insanın içinden geçen o küçük hareket, bazen vardığın yerden daha gerçek, ben de tam oradan konuşuyorum sana, uykunun eşiğinden, tam dalmadan önceki o bulanık yerden. birazdan gözlerin ağırlaşırsa karşı koyma, bırak aksın zaman, terli bir yaz gecesi gibi üstümüze yapışsın saatler, biz de üşenelim hiçbir şeyi düzeltmeye, saçlarımız dağınık kalsın, üzerimizdeki kırışıklıklar düzelmeden, dünya biraz eksik dönsün, biz yine de durmayalım, gözlerimizi bir noktaya sabitleyip aynı anda kaybolmayı deneyelim, kimseye anlatılmayacak kadar sade bir şey olsun bu, ne büyük bir hikâye ne anlatılacak bir anı, sadece birlikte aynı boşluğa düşmek gibi, belki orada bir şey görürüz, adı olmayan bir renk, tanımı yapılmamış bir hareket, belki aynı şeyi görmeyiz bile ama aynı anda görmeye çalışırız, o da yeter. sabah olunca hiçbir şey değişmemiş olabilir ama yine de birlikte uyumayı denemiş oluruz. bu kadarı yeter.