O annesinin doğum gününü bilmezdi. O annesinin ölüm yıl dönümünü de bilmezdi. Onun târihlerle arası iyi olmasa da kafasına, aklına ve zihnine kazıdığı iki lanet tarih vardı. Birine çok sevgi beslerken diğerine yalnızca beslediği nefret tohumlarıydı, onları büyütmek içinde kendisini yok etmesi gerekmişti yoksa bu kez yaptığı yine bir bencillikten ibaret olarak ibret alıp ibretini kendisi yapacak ve işaret ettiği her bir yüzü lanetleyecekti. Lanetlemek demek suçlanmak demekti. Suçlamak.
Lanet’e kapılan lanet’e itaat ederdi.
Puslu kapılar ardında olmasa da en az puslu kapılar ardına kadar olan o rutubet dolu oda da doğurulmuş, uyutulmuş ve saklanılmıştı.
Onu annesinden almamışlardı,
annesiydi onu istemeyen, kollarını uzatıp da kollarına almak istemeyen, öldürmekten bir kez olsun vazgeçmediği kız çocuğunun annesiydi o, bir anneydi. Anneliğe hazır olmayan ve hazır olmak için hiçbir şey yapmayan bir anne.
“Pena’nın annesi.
Benim annem.
Yaratmak ve yok etmek Tânrı’ya mâhsustu. Tânrı istemediği, hayır, emretmediği sürece muhakkak o günahkâr dolu azaplara atılırdı günahı işleyen. Annem de aynen o şekilde atılmıştı. Benim annem, hayır, Pieana’nın annesi bir günah keçisi değil bir baştan çıkaran Lilith’di. Ateşin kendisi gibi yanmasına sebebiyet veren ve verecek olan o kadın annemdi. ──Kabullen Pena, gerçek bu. Anne’nin kısa zamanlı gerçeği bu. |──Kabullen Pieana, dördünde ya da altında değilsin artık.
Şeytan,
şeytan ise. Hiçbir şey. ──Biliyorsun Pieana kimse annen kadar yakıp kül edemez. Sen kül oldun. Hayır, karat bakışlarını; sen annen için kül oldun.
Şimdi hatırla,
anne’nin anneler gününde ona aldığın hediye’ye ne oldu?”
A.
KM’den Kim Pieana Nguyen’den annesine.