Sonuca ulaşınca da bir rahatlama olmuyor çünkü bir sonraki soruda her şey sıfırlanıyor. Tıpkı bir oyun ama checkpoint yok.
Sınav kağıdı dağıtılıyor. O an zaman yavaşlıyor. Kalemin ucu ağırlaşıyor. İlk soru: “Kolay.”
İkinci soru: “Şüpheli.”
Üçüncü soru: “Ben buraya ait değilim.”
Dördüncü soru: “Bu konu bu kadar geniş miydi?”
Beşinci soru: Sessiz çığlık.
Ve en sinir bozucu an:
“Zaman doluyor.”
Zaman zaten bana karşı. Senin bunu söylemene gerek yoktu. Dakikalar değil, umut bitiyor.
Sonra sınavlar açıklanıyor. Tahtaya yazılan notlar, insanların kaderini belirleyen rakamlar. Matematik ironik bir şekilde en çok insanı ağlatan ders ama en az duygusu olan. “Nerede hata yaptığımı bul” deniyor ama hata o kadar geriden başlıyor ki, onu bulmak için çocukluğa dönmek lazım.
Ve hâlâ aynı cümle:
“Çalışırsanız yaparsınız.”
Çalıştım.
Tekrar yaptım.
Video izledim.
Defter doldurdum.
Ama matematik beni sevmedi.
Bazen olay budur. Karşılıklı uyum yoktur. Ama bu hiç kabul edilmez. Sanki sorun her zaman öğrencidedir. Sistem, anlatım, yaklaşım asla sorgulanmaz.
En sonunda dersten çıkıyorsun. Kafanda sayılar dönüyor. Ama cevaplar yok. Sadece yorgunluk var. Bir dersin bu kadar enerji sömürmesi gerçekten inanılmaz. Matematik sadece bir ders değil; bir sabır testi, bir sinir kontrol sınavı, bir psikolojik dayanıklılık deneyi.
Ama yine de yarın…
Yine tahtaya bakacağız.
Yine “çok kolay” denecek.
Yine zorlanacağız.
Ve yine içimizden sessizce diyeceğiz ki:
“Ben aptal değilim.
Bu sistem garip.
Ve matematik…
Sen gerçekten çok tuhafsın.”