Bazı insanlar dünyaya bir kez gelir. Bazıları ise ömürleri boyunca yeniden doğacakları günü bekler. Ben ikinci gruba ait oldum hep. Kendimi hiçbir sabah tamamlanmış hissetmedim. Uyandığım her gün, sanki dün yarım bırakılmış bir insanı sırtıma alıp yürümeye devam ettim. Aynaya baktığım yüz bana aitti belki ama gözlerimde yaşayan çocuk, yıllardır aynı yerden dışarı çıkmayı bekliyordu. İnsan kendi hayatında misafir olabilir mi diye sorarsan, cevabım evet olur. Çünkü ben uzun zamandır kendi ömrümün kapısını çalmaktan başka bir şey yapmıyorum.
Sana ilk dokunduğum günü değil, bana ilk kez sessiz davrandığın günü hatırlıyorum. İnsan bazen sevildiğini söylenen cümlelerden değil, araya giren sessizliklerden anlıyor. Sen konuşmadığında bile yanında kalınabilecek biri gibiydin. Ben de yıllardır hiçbir yere ait hissedemeyen kalbimi, senin birkaç dakikalık susuşuna emanet ettim. Ne büyük bir yanılgı... İnsan bazen bir ömre değil, yalnızca bir ana inanıyor ve o anın üzerine bütün geleceğini kuruyor.
Sonra fark ettim ki insanın en derin açlığı ekmek değil, şefkatmiş. Başını bir omza bırakabilmek, hiçbir şey anlatmadan anlaşılacağını sanmak, çocukluğundan beri içinde taşıdığı yorgunluğu birinin avuçlarına bırakabileceğine inanmak... Ben senden aşk istemedim belki. Ben senden çocukluğumu istedim. Hiç yaşayamadığım güveni istedim. Dünyaya ilk kez korkmadan bakabilecek gözleri istedim.