seni gördüğüm o günün gecesiydi. göğsümün sol yanında, tam şuramda, o güne kadar hiç duymadığım bir ağrı peydah oldu. tesadüf dediğin nedir ki? değildi elbet. bu, seni görmeye alışkın olmayan, ömründe böyle bir sarsıntı yaşamamış acemi bir kalbin telaşlı sancısıydı. gece bastırdı, dünya sustu, ben uyuyamadım. öyle bir sızı ki, ne yana dönsem benimle; sanki kalbim kaburgalarıma sığmıyor da dışarı çıkmak, sana koşmak istiyor. dayanamadım, düştük yollara. hastane koridorları soğuktu, beyazdı, insana "burada aşkın işi ne?" dedirtiyordu. önce ekg’ye bağladılar beni; telleri, elektrotları taktılar göğsüme. kağıtlarda bir aşağı bir yukarı giden o siyah çizgiler... ritmi ölçtüler de içindeki o büyük kavgayı duymadılar. sonra röntgen: ışınlar geçti kemiklerimin arasından, ciğerlerime baktılar, boşluklara baktılar; ama seni orada, o en derin kuytuda saklandığın yerde göremediler. sonra kan aldılar; tüpler doldu, laboratuvarlar çalıştı. sonuç? "temiz," dediler. hepsi temiz. "stres mi yaptın?" diye sordu beyaz önlüklü biri. "bilmiyorum," dedim usulca. oysa biliyordum. sana olan bu hasretin, seni görmenin bu ağır faturasının hangi tıbbi terimle açıklanacağını ben nereden bileyim? saat beş sularıydı eve döndüğümüzde. yorgunluktan sızmışım. uyudum, uyandım; ama geçmiyor bu meret. şimdi bir de sol koluma vuruyor ağrısı, parmak uçlarıma kadar sızlıyorum. doktorlar "sağlam" diyor, kağıtlar "yok bir şey" diyor; ama ben biliyorum yoldaş, benim kalbim o gün senden aldığı o darbeyle bir kez daha, bu sefer bambaşka çarpmaya başladı. hastaneler seni bulamadı ama ben seni tam şuramda, ağrının en koyu yerinde taşıyorum.