Kolları iki yana gerilmiş, paslı halkalardan sarkan kalın, uzun zincirlerle duvara kelepçelenmişti. Başının her eğilişinde öne düşen sık kıvırcık saçları, bir peçe gibi yüzünü örtüyor, altındaki çaresizliği ve öfkeyi gizliyordu. Karşısında ise tam bir tezatlık hüküm sürüyordu.
Kulak hizasındaki düz siyah saçları, kemikli ve sert yüz hatlarını çerçeveleyen esmer bir adam, adeta bir tahtı andıran heybetli koltuğunda oturuyordu. Kuyu gibi derin, simsiyah gözleri, avını izleyen bir yırtıcı sabrıyla genç kıza kilitlenmişti. Üzerindeki sabahlığın önü alabildiğine açıktı; altından görünen esmer göğüs kasları, altındaki kumaş pantolonun resmiyetiyle tekinsiz bir tezat oluşturuyordu.
Edward, parmağındaki ağır mühür yüzüğü elinde tuttuğu gümüş kadehe ritmik bir şekilde üç kez vurdu. Çınlayan metalik ses, zindanın taş duvarlarında yankılandı. Gövdesini hafifçe öne doğru eğerek, sesine zehirli bir kadife tonu verdi:
"Sevgili Alara..." dedi, gözlerini kırpmadan. "Benim güzel eşim... Şimdi anlat bakalım, Milena nerede?"
Alara, öfkeyle kasılan bedeninde o tanıdık, kavurucu gücü aradı. Damarlarındaki ateşi harlamak, bu zindanı Edward’ın başına yıkmak istedi ama bileklerini sıkan tılsımlı zincirler büyüsünü bir kement gibi boğuyor, her hamlesinde etini yakıyordu. Ansızın, zindanın kasvetli havasını yırtan bir kahkaha patlattı Alara. Başını geriye doğru savurduğunda, yüzünü kapatan o gür kıvırcık saçlar darmadağın oldu ve meydan okuyan çehresi ortaya çıktı.
"Ben senin eşin değilim!" diye haykırdı, kahkahası bıçak gibi kesilirken. Gözlerindeki nefret kor gibi parlıyordu. "Milena öldü! Bunu artık o hastalıklı zihnine kabul ettir, Edward!"
Genç kızın yüzündeki o hırçın ifade bir anlığına dondu. Bakışları, karşısındaki adamın dipsiz gözlerine kenetlenirken geçmişin hayaletleri zihninden geçti. "Bir zamanlar..." dedi sesi fısıltıya dönerken, "Seni bu karanlıktan kurtuluşum sanardım. Oysa sen benim en büyük cezamsın, büyücü."