kartlar masaya düştüğü anda havadaki gerginlik bile bıçağa dönecek gibiydi. o, her zamanki o kendinden emin tavrıyla kartlarını topladı; sanki masada değil de tahtında oturuyordu. gözleri benimkine değdiğinde bir anlığına zaman yavaşladı —lanet olası büyü yapıyor gibiydi. dudak kenarında beliren o ukala gülümseme... işte o an anladım, oyuna acımasızca dalacak. herkes daha başlamadan tavlamayı başarıyordu zaten; çekiciliği silahıydı, ama ben ondan korkacak değildim.
ilk hamle geldi, iki kişi gitti. ben ise gözlerimi gözlerinden ayırmadan kartımı çevirdim, şeytani bir gülüş dudaklarıma ilişti. son hamleyi yaptığımda yüzündeki o çatılan kaşlar, kaybetmeyi bünyesinin reddettiğini açık açık gösteriyordu. masadan kalktım, yanından geçerken eğilip kulağına fısıldadım:
“bu oyun çekicilikle değil, akılla oynanıyor bay’ım.”
arkamdan şaşkınlıkla büyümüş gözlerini hissederek yürüdüm. bir kez bile dönüp bakmadım; bırak, arkamdan bakmak ona kalsın.