Duyduğum lanet lakapla gözlerim anında doldu ama acıyla gülümseyerek ona doğru döndüm. İki büyük adım atıp yeniden tam karşısına dikildim. “Ölüm Çiçeği...” dedim, kelimeleri onun yüzüne doğru ağır ağır, her bir harfini zehirler gibi bırakarak. Yüzümde acı dolu, buruk bir tebessüm belirdi. “Biliyor musun? Kliniğe geldiğin, İlkbahar yağmurlarının şehri yıkadığı o gece bana böyle dediğinde canım hiç acımamıştı.” Kaşlarımı hafifçe kaldırdım, gözlerinin tam içine baktım. “Hatta adımı söylediğin o ilk an, süslü cümlelerle ismimin anlamını güzelleştirdiğinde... Adım yıllar sonra ilk kez içimde, nisan yağmurlarının altında bir çiçek gibi açmıştı.”
Elimi, giydiğim korsenin dekoltesinde görünen, solmuş Lavinia çiçeği dövmemin üzerine sertçe bastırdım. “Ama sen o çiçeği kendi ellerinle, nefret ettiğim iğrenç sonbahar akşamında yeniden soldurdun! Karşıma çıktın ve tüm kurumuş, sararmış Lavinia çiçeklerini üzerime boca ettin! Ve kahretsin ki... Artık senin bana ‘Ölüm Çiçeği’ demenden de nefret ediyorum! Çünkü senin ağzından çıkınca, tıpkı sokaktaki herhangi bir yabancı söylüyormuş gibi iğrenç geliyor kulağa...”
Ona doğru son bir adım daha attım, aramızdaki mesafeyi tamamen erittim. “Sen beni tamamen kaybettin zaten Yam-“ İsmini tam söyleyecekken yarıda yutup, heceyi boğazıma gömerek devam ettim: “Sen beni daha hiç bulamadan, en başında kaybettin... Şimdi bana olan sahte acıma duygunu kaybetsen ne yazar, kaybetmesen ne yazar?”
Yeni bölümden...